• BIST 104.123
  • Altın 145,971
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • İstanbul 21 °C
  • Adıyaman 29 °C
  • Ankara 22 °C

Aslında Hepimizin İçinde Bir Diktatör Vardır

Abdurrahman ÖZKAN

Siyasi parti ve örgütlenmelerin hepsinin en temel iddiası, devlet kurumlarındaki bürokrasi ordusunu en iyi kendilerinin sevk ve idare edecekleri iddiasıdır. Başka temel bir iddia ise, işsizler ordusuna iş sağlamak olmaktadır.

Türkiye’de işsizliği azaltmanın, daha doğrusu işsizliği azaltıyor izlenimi vermenin en kolay yolu kamu kurumlarına yeni eleman almaktır. Yeni kurumlar açarak yeni istihdam alanları sağlamak, eski kurumlara yeni elemanlar sıkıştırmaktan daha iyi görünse de neticede her iki istihdam yolu da kamu bürokrasisinin büyümesine, büyüdükçe de yönetilmesini zorlaştıracaktır. Başbakan Erdoğan da uzun süre ve sık sık bu bürokratik hantallıktan şikayet etti.

Aslında Erdoğan şimdiye kadar halk nezdindeki bu genel beklentileri karşılamaya çalıştı. Tıpkı diğer başbakanlar gibi. Bir farkla, yaptığı işleri ve yapamadığı işlerin sebeplerini de yüksek sesle dile getirmek oldu. Yapamadıkları için en büyük engel olarak bürokrasiyi gösterdi. Bu anlamda her kurumdaki bürokratik yapılanmanın ayak diremelerini hedef gösterdi, onlarla çatıştı.

Kamu kurumlarının özel kurumlar kadar hızlı ve verimli olmadığı gerçeği Türkiye’ye has bir durum değildir. Kamu kurumları özel işletmelere göre hantal kalıyorlar. Bu tüm dünyada böyledir. Liberal politikaların devletçi politikaların tıkanmışlıklarına bir çözüm olarak sunulmalarının bir nedeni de budur.

Bir taraftan devlet kurumlarına istihdam bir taraftan da işlerin hızlı ve kontrol edilebilir şekilde yapılmasını istiyoruz. Vatandaşlar olarak devlet kurumlarında işlerin yavaş olduğundan şikayet ediyoruz, bir yandan da tüm branşlarda üniversite mezunlarının kamu kurumlarında istihdam edilmesini bekliyoruz. Yani devlet herkesi işe alsın ve en iyi ve en hızlı şekilde de bu kurumlar işletilsin. Bir kere bu mümkün değildir. Böyle bir devletçi, hatta otoriter ve totaliter yönetimin, sendikalarla, genel grev, iş yavaşlatma gibi, liberal demokraside tanınan hakların bir arada yaşaması mümkün değildir. Devletin hemen her konuya el atmasını istediğimizde, devleti yönetenlerin de her konuda fikir beyan etmeleri ve icraat yapmalarının da önünü açmış oluyoruz.

Türkiye’de siyasetin temel söylemi, liberal demokrasidir. Ancak Ak Parti iktidarına muhalif parti ve grupların iddiası, iktidarın totaliter ve otoriter bir yönetim anlayışı olarak diktatörlüğe eğiliminin olduğudur. Bu iddiaları bazı sanatçılar da sık sık dile getiriyor.

Başbakanın her konuda fikir belirtmesinden muhalefet partileri ve siyasal gruplar sürekli şikayet ediyor. Her olumsuz olayda Başbakana istifa çağrısı yapmak ile her soruna devletin el atmasını istemek, diktatörlük ile demokrasi, özgürlük ile güvenlik anlayışları arasındaki önemli uçurumlara işaret etmektedir. Kimilerine göre bu farklılıların ve dolayısıyla şiddetli çatışmaların kaynağı, “Eski Türkiye-Yeni Türkiye”, kimilerine göre ise çağdaş laik Türkiye ile din eksenli, ümmet dayanışması içinde bir Türkiye isteyenlerin çatışmasıdır. Ancak Ak Parti muhaliflerinin homojen olmadığı, hatta yeraltı sol gruplarından, muhalefet partilerine, milliyetçi gruplara, radikal islamcı ve liberal aydınlara kadar birbiriyle bir meseleyi oturup konuşmaları mümkün olmayan  karşıt düşüncelere sahip gruplarından oluşmaktadır. Tabi herkes bu heterojen muhalefet yapısını kendine göre yorumlamaktadır.

Diktatörlükle hükmetme uygulamaları ile demokrasi ve özgürlük ortamı arasında bir korelasyon kurmak için bir nevi kırmızı ile beyazları toplayalım: Ak Parti iktidarının başladığı yıla kadar, ırk, mezhep, dil, inkarları, laik-dindar ayrımcılığı siyaseti yapıldı. 2002 yılına kadar hemen her siyasi parti bu siyasetin söylemlerini kullandı. Ak Parti Alevilerle diyalog kurdu, Kürtleri, Kürtçeyi kabul etti, başörtülülerin önüne konan engelleri kaldırdı, dört bir tarafım düşman söylemini terk edip komşu ülkelerle anlaşmayı seçti.

Muhalif illegal sosyalist gruplara gelince, hepsinin hedefinde siyasal devrim var. Tabi siyasal devrimden sonra da kültürel devrim. Bir Stalin, bir Mao gibi bir diktatör yaratmaktır sloganlarının bize anlattığı. Kim diktatörlüğe daha yakın?

Sanırım herkes ideallerinin en doğru ve onlara ulaşmak için de eyleme geçmenin doğal hakları olduğunu düşünüyor. Bunun için de güç ve iktidar elde etmeye çalışıyor. Bu durumda herkesin yolu diktatörlüğe çıkıyor.

Diktatörlük ile demokrasi ve özgürlük arasında temel ayırımlara varmak için şu soruyu sormak lazım: Devlet ne kadar vatandaşın sosyal ve ekonomik, hatta sanat yaşamında olacak? Sadece müdahale etmek değil, destek faaliyetleri de tartışma konusu yapılmalıdır. Sanata ve sanatçıya devlet nişanı, madalyası, finansal destekler vs.

Sonuç olarak, her şeyi devletten bekliyoruz, her olumsuz, can sıkıcı olayı da iktidardan biliyoruz. Bunlarla beraber, iktidarın her konuda görüş belirtmesine de itiraz ediliyor. (Başbakanın fotoğraflarının baskılı olduğu, altında “Bi sus bi sus! Dinle! Bir şeyi de bilme! yazılı siyah tişörtler ilkokul yaşındaki çocuklara giydirilmektedir.) Bu itirazların bazıları haklı bazıları ise haksız olabilir. Bunları tartışma konusu yapmak da normal, ancak bu tarz bir muhalif tutum, özel girişim, devletçlik, özgürlük gibi temel konularda yakın diyalog ve uzun tartışmalara kesinlikle ihtiyaç vardır.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr