• BIST 108.645
  • Altın 154,531
  • Dolar 3,8286
  • Euro 4,5258
  • İstanbul 14 °C
  • Adıyaman 10 °C
  • Ankara 1 °C

Barışmak Savaşmaktan Kolaydır

Abdurrahman ÖZKAN

Toplum olarak kronikleşmiş bir sorunumuzun çözüm yoluna girdiğine inanmak istiyorduk. Çözüm sürecinin başlayıp silahların sustuğu, çatışma haberlerinin kesildiği süreci narin bir çiçek gibi beledik yüreğimizde. Biz zaten kardeşiz, neden birbirimizle kavga edelim ki, diyorduk. Biz birbirimizi anlıyoruz, çünkü iç içe yaşıyoruz. Gelinlerimiz, damatlarımız var, yeğen, dayılarımız... İyi günde, kötü günde yaşadığımız güzel anılarımız var.

Bir kavga bunların hepsini yok sayarak devam edemez diyedurduk. Kavga durursa, kafamızı, zamanımızı, paramızı, gençlerimizi heder etmek yerine; bilim, kültür, felsefe, sanat ve refah üretimi için yorma fırsatımız olur diye düşündük. Birbirimizle uğraşmak yerine Beraber mutlu olabileceğimizi, kavga ederek ya da ayrılarak da mutsuz olacağımızı da biliyoruz.

Sınırlarımızdaki toplulukları akrabalarımız olarak sahipleneceğimizi söyledik, ama içerideki kapı komşumuzun hassasiyetlerini, huzurunu korumayı beceremedik. Birbirimizin hayatını korumak, iyilik yapmanın yollarını aramak yerine, yine birbirimize meydan okuyoruz. Kimin yanlışını söylersek bize kaşını çatıyor. Diğeri de haklılığına bizi şahit gösteriyor. Hasbunallah!

Ben kavga diyorum, savaş demiyorum. Savaş düşmanlar arasında olur, kavga ise kardeşler arasında. Bu sebeple ‘barış’ kelimesini de kullanmıyorum. Savaş barışın zıddıdır. Ben kavganın tersi olarak ‘anlaşma’ demeyi tercih ediyorum. Kavga başladıktan sonra vurulan kim olursa olsun, onun da bir annesinin, babasının, kardeşlerinin olduğunu biliyoruz. Vurulanın ailesinin terörist avına çıkan asker ya da askere pusu kuran terörist olarak doğurmadığını da.

Cumhuriyetin kuruluşundan beri devam eden bir kavga vardır. Bu kavga halkın değil; siyasilerindir. Kavganın zemini ulusçuluktur.  Cumhuriyeti kuranların yanlış iliklediği düğmeyi, şimdiki siyasiler çözmeyi beceremiyorlar. Çözmek bir yana, yerleşmiş ulusalcı kodların yerine inandıkları daha evrensel ve insani değerleri yerleştirmekte tereddüt etmektedirler. Türk ulusalcılığı karşısına Kürt ulusalcılığını çıkarmanın Türk’e Türk Propagandası yapmaktan farkı yoktur. Bunun başka bir açıklaması da ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ ya da Kürdün Kürt’ten. Peki, düşman kimdir? Kürt’ür, Türk’tür. Siyasetçiler var olan Türk ulusçuğunun ırkçı uçlarını bileyleyerek, ırkçılığa dayalı bir Kürt ulusçuluğunu da beslememelidirler.

Türkiye’de kavga ile öldürmekle Kürt sorununun çözüleceğine kimse inanmıyor. Onun için topluma ‘anlaşma’ konusunda yine bir karamsarlık çökmüş durumdadır. Karamsardır, çünkü kavganın uzun sürmesi için birçok neden vardır.  Toplumsal iç içe girmişlik, coğrafi yapı, tarihsel bellek gibi. 80 nüfusluk bir toplumda, her şehirde iç içe yaşayan insanların ebed müddet bu kavga ortamında sessiz bekleyeceklerini düşünmek, toplumu sinirleri alınmış bir bünye olarak kabul etmek demektir. Evet Ortadoğu toplumları (İran Devrimini saymazsak) Batılı ülkelerdeki gibi halk devrimleri yapmadılar, ama bu yapamayacakları anlamına da gelmez. Halk yeter dediği zaman, önce birbirleriyle, sonra da mevcut sistemle hesaplaşacaktır. Hadi bir defa kullanayım bu ‘savaş’ kelimesini: İç savaş, mevcut tüm siyasi yapıları, siyaseti, tabi ki PKK’yı da sel gibi götürecektir. Geriye neyin kalacağını komşularımıza bakarak bazı tahminler yapabiliriz. Yaygın bir kavga, 6-7 Eylül olayları sonucunda Bir kaç bin Rum’un İstanbul’dan gitmesi gibi olmayacaktır. Milyonlarca Türk ve Kürd’ün yaygın bir kavgaya tutuşması, Irak, Suriye, Libya ya da başka bir ülkenin yaşadıklarına benzemeyecektir. Bu ülkelerde şehirler ırk, aşiret, din ve mezheplere göre taksim edilebilir; bizlerin ise ne toprak, ne değerler, ne de dost ve akrabalarımızı ayırmamız sosyolojik olarak mümkün değildir. Ancak yine de Türk ile Kürdü kavgaya zorlamak, bir ayırımla sonuçlanmayacaktır. Tam anlamıyla uzun sürecek bir yıkımın başlangıcı olacaktır. Evet, kardeş kavgasında yolun sonu burada bir girdapta biter.

 Herkes aklını başına almalı: dağ başında öldürülen PKK mezarlıkları ve her şehirde sokak ve parklara verilen şehit isimleri çoğaldıkça, birbirimizi öldürmenin aslında birbirimizi affetmek ve kucaklaşmaktan gün gittikçe uzaklaştırdığını ve istesek de zorlanacağımızı birçok kere düşünmemiz gerekiyor. Nitekim birbirimize güvenemeyip görüşmeleri askıya aldık. Kardeş kardeşe anlaşmak yerine üçüncü bir tarafın gözlemciliğinden bahsetmeye başladık.

Devlet hükümrandır (egemen). Devletten silahları bırakmasını, ateşkes ilan etmesini, müzakereleri başlatmasını istemek, devletin egemenlik pozisyonundan ayrılmasını istemek olur. Bu da meşruiyetine halel getirmesini kabul etmesi demektir. Devlet bunu kabul etmez hiçbir zaman, etmedi de. Ancak PKK saldırıları durdurur ya da ateşkes ilan ederse, devlet de operasyonları kesecektir. Devletten her zaman analık beklemek, sadece böyle bir sorunda değil bireysel sorunlarda dahi hakkımız vardır. Hayatını kaybeden asker ve PKK’lı sayılarını karşılaştırmak değil, kavgayı yumuşatan, ortadan kaldıran, anlamsızlığını anlatan sözlerle birbirimizi anlamanın yolunu açmalıyız.  Barışıp anlaşmanın yolunu kısaltabiliriz. Ama kavganın sonu yoktur. Birbirimizi öldürmekle değil, affederek anlaşmanın yolunu açabiliriz.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr