• BIST 109.666
  • Altın 156,594
  • Dolar 3,8910
  • Euro 4,5831
  • İstanbul 13 °C
  • Adıyaman 6 °C
  • Ankara -1 °C

Bediüzzaman Said Nursi'nin Eğitimle İlgili Görüşleri

Ziya TEPE

Başta şunu belirteyim Bediüzzaman'ın eğitim anlayışını araştırmak ve yazmak için Risale-i Nur Külliyatının bütününü okuyup tahlil etmek gerekir. Bu da kişinin yıllarını alır. Benim burada sizlere sunacağım Bediüzzman'ın eğitim anlayışı üzerinde yazılmış eserlerden yararlanarak bir şeyler sunmaktır.

Eğitim, Türkiye'nin en önemli meselesidir, dünyanın da en önemli meselesidir. Batı hayranlığı ile alınan eğitim konusu maalesef bir türlü istikametine oturmadı. Bir serap misali arkasında koşulan Batı medeniyetinin eğitim felsefesi kötü netice verdi. Ortada bencilliğinin esiri olmuş milyonlarca insan uyuşturucu ve terör gibi onlarca problemle karşı karşıya kalmış bir ülke.

Tertemiz bir vicdanla okullara gönderilen ve sonunda problem olarak ailelere ve topluma dönen çocuklar, ileri için umut vaat etmemektedir.

Bu gün kalpler ve akıllar ve her türlü kötülükler ile yaralıdır. İnsanın çok ciddi eğitim görmesi gerekir ki insan hem kendini muhafaza etsin hem de maddi ve manevi hastalıklarını tedavi edebilsin. Bunun içindir ki eğitim, günümüzde her zaman ve zeminde zaruridir. Dolayısıyla çocukluktan alın gençliğe, oradan yaşlılığa kadar hayatın her safhasını kuşatan bir eğitim anlayışının oluşturulması ile eğitimde beklenen netice elde edilebilir.

Bediüzzaman, iyi bir aile terbiyesi aldı. Dönemin şartlarına göre oldukça erken denilebilecek bir yaşta eğitimine başladı. Bediüzzaman, Şark’ı Ananadolu'da birçok medrese dolaşmış, değişik hocalardan dersler almıştır. O, bir taraftan medrese talimini sürdürürken tekke ve zaviyeden de uzak kalmamıştır. Ağrı’da Ahmedi Hani nin türbesine kapanmış, Tillo’ya gitmiş, son dersini de Nakşî Şeyhi Muhammed Kührevi Hazretlerinden almıştır. Bediüzzaman daha sonra Van Valisinin ısrarlı daveti ile Van'da Tahir Paşa Konağında uzun süre kalmış ve bu süre zarfında Tarih, Coğrafya, Matematik, Fizik, Kimya, Felsefe gibi ilimlerin esaslarını kimseden almadan bizzat okuyarak öğrenmiştir. Kültür ve medeniyet tarihimize baktığımızda bizim medeniyetimizin temel dayanağı üç kurum; medrese, tekke ve mektep olmuştur.

Bediüzzaman'ın memleket meseleleri hakkındaki fikir ve görüşleri içinde en hayati olanı eğitimdir. Eğitim meselesi ile yakından ilgilenmiş ve bu konuda yenilikler ortaya koymuştur.

Bediüzzaman, hep okuma, düşünme, çalışma diyor ve millet fertlerini mütekabil yalnızlıktan kurtarmak, mükemmel bir toplum ve ma'mur millet haline getirmek için durmadan çırpınıyordu. Ülke ve insanımızı böyle bir zirveye taşımak için de sürekli ''maarif'' diyor, talim ve terbiyeden dem vuruyordu. Her tarafta neşr'i maarif ve her şekilde talim ve terbiye...

Mescitler, medreseler, kışlalar, sokaklar, parklar hatta hapishanelerde bile bu eğitim seferberliğine katılmalı idi ona göre. Katılmalıydı; zira ancak maarif sayesinde, akli ve mantıki vahdet gerçekleşebilirdi. Önce, dimağ dimağa verip bütünleşemeyenler bir yolda uzun zaman, birliklerini sürdüremezler. Evvela vicdanlar birleşmelidir ki, daha sonra gönüller ve ellerde birleşebilsin.

Bediüzzaman, İslam âleminin problemlerini cehalet, zaruret ve tefrika olarak teşhis eser. Bu üç probleme bir bütün olarak bakıldığında bu Müslüman bir toplumda iman zaafından kaynaklanmaktadır. İman zaafı toplumun her kesiminde farklı bir problem ortaya çıkarmaktadır.

Üstad, bu üç hastalığın çözüm yolunu sanat, marifet ve ittifakta bulur. Bu üç problemin cehalet, tefrika ve fakirlik şeklinde sıralaması manidardır. Bu üç problemin çözümüne dair yapılacak tedavide öncelikle cehalete verilmelidir. Bunun için topyekûn bir mücadele şarttır. Bu mücadelenin temelini eğitim oluşturur. Sağlam esaslara bina edilen bir eğitim sayesinde cehalet toplumunda bertaraf edilebilir ve toplum bu büyük illeten kurtulabilir.

Cehaletten maksat, okuma -yazma bilmemek değildir. Üstadın cehaletten kastı, ilimleri materyalist bir anlayışla okuyarak şirk ve delalete düşmek ve insanları bu yola sürüklemektir. Bunun mukabili ise hadiseye iman cihetiyle bakmaktır. Cehalet, Allah'ı bilmeme, Peygamberi tanımama, dine karşı lakayt kalma, maddi ve manevi tarihi dinamiklerimizi görmemedir.

Bediüzzman de ömrünü bu öldürücü mikropla savaşa vakfetmiştir. Ona göre kitleler ilim, irfanla aydınlanmadıkça, toplum sistemli düşünmeye alıştırmadıkça ve yanlış sapkın düşünce akımlarının önü alınmadıkça milletimiz için kurtuluş ümidi beklemek abestir.

Bediüzzaman, direkt olarak söylemese de İslam dünyasının geri kalış sebebini medrese, tekke ve mektep ayrılığında görür. Dolayısıyla tekrar özümüze dönmemiz için üçünün iştirak ettiği ve birbirine tamamlandığı bir eğitim modeline ihtiyaç vardır. Bediüzzman hususiyle doğu ve Güney Doğu Anadolu da bu modelle bir eğitim yuvasına ihtiyacın zaruri olduğunu düşünür. İşte o Medresetüz Zehra diye isimlendirdiği eğitim projesi ile bunu hayata geçirmek

istemektedir.

Medresetüz Zehra, ay gibi parlayan geceyi gündüze çeviren üniversite denmektir. Burada dini ilimlerle pozitif bilimler birlikte okutulacaktır. Üstadımız Medresetüz -Zehra dan yetişecek ilim ve irfan nesliyle milletin en büyük problemleri olan cehalet, tefrika ve fakirliği aşmayı düşünüyordu.

Üstadın 1910'larda yazmış olduğu ''Muhakemat'' adlı eserinin başına şu kaydı düşer: Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi. Hasta unsurdan maksadın medrese sistemi olduğunu belirtiyorlar.Yine ''Muhakemat''ın  diğer bir ismi ''Recetetül ulema''dır.

Bediüzzaman, bu eserinde din-bilim-Buna medrese-mektepte diyebiliriz-ilişkisine dair önemli tespitler yapar.''İslamiyet, fünunun seyyidi ve mürşidi ve ulumu hakikiyenin reis ve pederidir. Dolayısıyla veled pederine düşman ve muarız olamaz.

Bediüzzman'ın hayatına baktığımızda o, yaygın eğitimi oldukça etkin kullanmış birisidir. Yaygın Eğitim, sistemli eğitimin dışında kalan eğitim şeklidir. Bu eğitim mekân itibariyle evlerde, yurtlarda, camilerde, iş yerlerinde vb. mekânlarda yapılabilir. Zaman itibariyle de belli bir zamanı olmayan eğitim şeklidir. Öyle ki bazen hapishanelerde bile bu tür bir eğitim verilebilir. Burada kural ve kaideler sistemli eğitimde olduğu gibi değildir. Üstad, ''Yeni Said'' döneminde, neşrettiği eserlerle çok geniş halk kitlelerine ulaşma imkânı bulmuştur. Üstad bu tür eğitime bazen Mektebi Nuriye, bazen Medrese i Yusufiye çoğu zaman da Nur Mektebi İrfanı olarak isimlendirmiş. Ve bu yaygın eğitimi toplumun her kesimine yaymıştır.

Bediüzzaman, defaatle kendisinden ziyade eserlerle iştigal etmelerini tavsiye eder. Zira bu yola yapılabilecek bir eğitim daha kolay ve süratli olacağından çok geniş bir alana yayılabilme imkânı bulacaktır. Zira bir şahıs ne kadar tesirli de olsa ancak yanına gelebilme imkânına sahip olanlar ondan dersi alabilecektir. Oysa Bediüzzaman için böyle bir imkân yoktur. Kendisi müthiş bir gözetim altında tutulmakta, yanına kimse yaklaştırılmamaktadır. Yaşadığı dönemde bu tür faaliyetler tümden yasaklanmıştır.

Bediüzzaman, yazdığı risalelerle hayatı bir mektep gibi algılamış. Gözetleme altında tutulduğu Barla'nın kırları, bahçeleri, yine konulduğu hapishaneler dahi her zaman ve mekânı eğitim, öğretim faaliyetleri ile geçirmiştir. Bediüzzman talebelerinde de hanelerini bir küçük Medrese'i Nuriyeye çevirmelerini tavsiye ediyor.

Bediüzzaman, eğitimi iki yönde ele alır. Biri teorik, diğeri ise pratik. ..Yazılan eserlerle işin teorisini oluşturur. İşin pratiğini yani günümüzde nasıl bir insan yetiştirmesi gerektiğini de talebeleri ile olan ders ve sohbetlerinde gösterilmiştir. Talebeleri de aynı geleneği devam ettirmiştir.

İnsanın mektep ve medreseye gitmesinin maksadı ilim, irfan ve terbiye almasıdır. Bu gün Risaleyi Nurları okuyup ondan istifade ederek güzel ahlak sahibi olan insanların sayısı milyonları bulmuştur. Bu bakımdan Risaleyi Nurlar bir mektep olmazsa da manası ve fonksiyonu, mektebin neticelerini kazandırmaktadır.

İster sistemli eğitim olsun,  ister yaygın eğitim olsun Bediüzzaman'ın iki eğitim modelinde de birçok maslahat ve fayda gözetlemiştir.

Üstadın insanı eğitmekten maksadın ondan en ideal derecede istifade etmek olduğunu belirtir. Şöyle de diyebiliriz: İnsanı eğitmek öncelikle ona kendisini tanıtmaktır. Kendisinde bulunan istidat ve kabiliyetleri ona göstermektir. Kendisindeki istidat ve kabiliyetleri gören insan, bunlardan azami derecede istifade etmeye çalışır. O, istidat ve kabiliyetlerinin sönmesine sebep olacak şeylerden de kaçınır.

Üstad, eğitimde maksadın ''insanı, hakiki insan olmakla şereflendirmek''  olduğunu belirtir. Hakiki insanın tanımı literatürümüze daha çok ''insanı kâmil'' şeklinde geçmiştir. Her insanın yegâne hedefi insanı kâmil olmak olmalıdır. İnsanı kâmil vasfı da mutlak olarak Peygamber Efendimiz (s.a.v) de temerküz etmiştir. Dolayısıyla insanı kâmil olmanın birinci yolu Peygamberimize benzemek olmalıdır. Benzemenin en kolay yolu da onun sünnetine ittiba etmekten geçer. Bu Bediüzzaman'ın ısrarla üzerinde durduğu bir husustur.

Bediüzzaman fenni ilimlerden fünun-u müspet, fünun-u cedide diye bahseder. O, bu noktada insanla kâinat arasında bir irtibat kurar. İnsan küçük kâinat, Kâinat ise büyük insandır. Üstadın ifadesi ile kâinat kitabı okunmadan Kur'an anlaşılmayacaktır. Kur'an ile kâinat arasında tam bir mutabakat vardır. Zira biri Allah'ın kelam sıfatından gelmiş, diğeri ise kudret sıfatından yaratılmıştır. Kısaca Bediüzzaman'a göre ulum-u diniye ve fünun-u müspet birlikte okutulursa Müslümanlar tekrar eski günlerine döneceklerdir.

Bediüzzaman'ın eğitim anlayışında insan hayatı baştan sona bir eğitimdir. İnsan bu dünyada sürekli bir tekâmül içerisinde olmalıdır ki cennete layık hale gelebilsin. Dolayısıyla hayat boyu devam eden bir eğitimin sürmesi için mutlaka beslendiği kaynaklar ve bu kaynaklardan süzülmüş esaslar olması gerekir.

İyi bir eğitimcinin en önemli yönü çözümlerinin ve tahlillerinin sadece teorik değil aynı zamanda pratik hayata uygulanarak netice alınmış olmasında yatmaktadır. Bediüzaman, yönteminin orijinalliği biraz da buradadır. Bu nazarla bakıldığında Risale-i Nurlar baştan sona bir eğitimdir.

Bediüzzaman'ın eğitim modeli, diğer meselelerde olduğu gibi Kur'an ve sünnet eksenlidir. Üstad, Kur’an ve sünnete son derece bağlıdır. O'nun eğitim modeli Kur'an ve sünnet referanslıdır. Kur’an, insanları terbiye ve nefisleri tezkiye ve kalpleri tasfiye ediyor. Ruhlara inkişaf ve terakki, akıllara istikamet ve nur, hayata hayat ve saadet veriyor. Kur'an kendisinde hiç boşluk kalamayacak şekilde insanı eğitir ve onda kararlılık sağlar. Çünkü mahlûku en iyi yaratan bilir.''Hiç yaratan yarattığını bilmez mi?'' ayeti bu gerçeği ifade eder.

Bediüzzaman'ın eğitim anlayışında model insan Peygamber Efendimizdir. Zira O, en hayırlı insandır. Yüksek ahlakı dost düşman herkes tarafından tasdik edilen bir insandır. Muradı ilahiyi en iyi o bilir, Kur'an-ı Kerim'i en iyi O anlar... Şu halde öncelikle Peygamber Efendimizi çok iyi tanımamız ve O'nun hayatından eğitime dair düsturlar çıkarmamız gerekir.

Üstad, insanın, istidatlarının ortaya çıkarılması için bu dünyaya gönderildiğini belirtir. Her insanın içinde mükemmel insan olma istidatı vardır. Bu potansiyelin ortaya çıkarılması ise Muhammed'in yüksek ahlakına ittiba ile mümkündür.

Ahlaki meziyetler elde edilmesi ne kadar zorsa onları korumak ondan daha zordur. Aylar ve yıllar alan gayretlerin bir çırpıda yok olmaması için eğitime zarar verecek unsurların ortadan kaldırılması çok önemlidir.

Bireylerin sağlıklı yetişebilmeleri için üç temel dinamiğin işlevlerini tam yerine getirmeleri gerekir. Bu üç dinamik; aile, okul ve çevredir. Bunlar tamam olursa eğitimde istenilen elde edilecektir.

Konu ile ilgili diğer önemli mesele de eğitimcinin çocukta bulunan istidadı keşfetmesidir. Bu muallimin basireti ile ortaya çıkar. Talebenin kabiliyetine göre onu ilmek ilmek işlemek, ondan bir kahraman çıkarmak vücuttur. Onu tanımamak ve işlememek ise âdemdir.

Üstad, eğitimde ideal insanın yetiştirilmesi kolay olmadığını belirtir. Buradaki en önemli husus ahlaki meziyetlerin kişide kalıcı ve sürekli olmasıdır. Bunu temin edecek en önemli saik ise maneviyattır. Bediüzzaman, faziletli insan olmanın ancak Allah'a kullukta olabileceğini söyler.''İnsan mukkader olan kemalatına yetiştiren ibadettir.''

Terakki ve saflaşmayı temin eden şey bazen bir sıkıntı da olabiliyor. Bu açıdan musibetlere şer nazarıyla bakmamak gerekiyor. Bediüzzaman bunları menfi ibadet kategorisi içinde ele alır. Müspet olanları namaz, oruç gibi kulluk görevleridir. Menfi olanlar da hastalık ve musibetlere kişinin sabrederek kemale ermesidir.

İnsanın, istidat ve kabiliyetlerinin gelişmesi için mutlaka belli emirlere ve yasaklara riayet etmesi gerekir. Bir taraftan müspet şeyleri ona kazandırırken diğer taraftan onu günahlardan uzak tutmak gerekmektedir. Bunlara ''def'i mefasid'' deniliyor.

Eğitimde sübutiliği iki manada ele alabiliriz; birincisi sübuti demek ispat edilecek şey demektir. Varlığı ispat edilen şeyler, aynı zamanda doğru şeylerdir. Mesela Allah'ın varlığı, ahiretin varlığı, ispatı olan meselelerdir. İnkârı ise ispatsızdır, menfi yoldur. Bu bakımdan sübuti bir emrin ispatı kolay, inkârı ise zordur. Eğitimde sübutiliğin esası talebeye öğretilecek şeyleri akli ve mantıki delillere dayanan ispati şeyler olması gerekir.

İkinci olarak sübut kelimesi müspet ile aynı kökten gelmektedir. Dolayısıyla eğitimde sübutilik, müspet hareket etmek demektir.

Bediüzzaman'ın eserlerindeki en önemli kavramlardan birisidir müspet hareket. Üstad bu kavramı iki yönlü ele almıştır. Birincisi, müspet hareket, kulun kendisine düşeni yapıp, Allah'ın takdirine karışmamasıdır. İkincisi olarak da kendi mesleğinin muhabbeti ile hareket etmek, başkaları ile meşgul olmamaktır.

Müspet hareketi, eğitim açısından ele aldığımızda, etrafta olup biten olumsuzluklara değil; kendisinin yapması gereken işlere ve vazifelere bakarak, başka şeylerle meşgul olmamaktır. Peygamber Efendimize yapılan onca baskıya rağmen müspet hareketten ayrılmamıştır. Çünkü menfi hareketle müspet netice elde edilmez.

Üstad, yaşadığımız çağın zorluklarına da değinir. Öyle ki bugün, bir günde işlenen kötü hallerin, bir asır önce işlenen on senlik kötü hallere eşit olduğunu belirtir. İşlenen kötülükler ve günahlar da insanda en büyük tahribatı yaptığına göre bu günün insanı daha dikkatli olmalıdır. İnsanın bunca tahribat mukabilinde önceliği günahlardan azami derecede kaçınmak olmalıdır. İnkâr ve günahlar insanın iç dünyasında büyük tahribata sebebiyet verir. Bu yönüyle tahribe mani olmak, tamirden önce gelir. Eskiler buna ''Def'i mesait, celbi menafiden evladır.'' derlermiş. Yani bir mevzuda kötülüklerden hatta şüphelerden sakınmak, oradan elde edilecek menfaatten üstündür.

Günahlardan azami derecede kaçınmaya çalışan insanın yapacağı ikinci iş, tecdid'i iman olmalıdır. Zira insanın ister istemez içine düştüğü günahların tahribinden kurtulmak için bunu yapmalıdır. Çünkü tahrip zaafı imandan kaynaklanır. Üstada göre'' Her vakit, her saat, her gün, tecdidi imana ihtiyaç vardır.

Bediüzzaman eğitimin bir esasının da hareket olduğunu ifade eder Hareket, mücahede ile aynı manaya gelir. Zıttı ise atalettir. Atalet, âdemdir, yoktur ve zarardır. İnsanda var olan istidat ve kabiliyetlerin kuvveden fiile çıkarılabilmesi ancak hareket ve mücahede ile olur. ''Hayat, hareketle kemalat bulur, bediyyat (bela) vasıtası ile terakki eder.''der.

Kabiliyetler bir faaliyet ve bir hareketle inkişaf eder. Kötülüğe karşı direnme gibi iyiliği takip etmede de lezzet vardır. Müspet yapma menfiye direnme bir lezzettir. Bu mücadele olmadan insan terakki edemez. İnsanın özünü bulup saflaşması, hareket, mücahede ve faaliyetle mümkündür.

Nasıl kartalın serçe kuşuna musallat olması serçenin istidatlarının gelişmesine vesile oluyorsa, insanın nefis ve şeytanla imtihana tabi tutulmasıyla da insanın kabiliyetleri gelişmiştir.

Bediüzzaman Peygamberimizin mesleğinin esaslarını farklı bir anlatımla ele alır. Bu esaslar, eğitim açısından da son derece önemlidir. Bediüzzaman'ın zikrettiği esaslar; nefisle mücadele, güzel ahlak, sünneti ihya, muhabbet ve nasihattir. Eğitimle insan kazandırılacak en önemli vasıf güzel ahlaktır. Güzel ahlakı kazanmanın ne güzel yolu dost düşman herkesin ittifakı ile beşerin en güzel ahlak sahibi Hz Muhammed (sav)e benzemek olacaktır. Ona benzemek, Onun sünnetine tabi olmakla mümkün olacaktır. 

Muhammedi ahlakı yaşamak ve sünneti seniyye düsturlarına riayet ederek kalp ve ruh hayatını ihmal etmeden diğer insanlara nasihat etmektir. Yoksa nefsini ıslah etmeyen ve onu terbiye etmeyen insanın afakî işlerle uğraşması doğru değildir.

Üstad, eğitimle ilgili bir diğer düsturun, ifrat ve tefritten sakınmak olduğunu ifade eder. Eğitim ve öğretimin ifrat ve tefritten uzak, istikamet içerisinde olması gerekir. Gerek teori, gerekse pratikte eğitimin aklıselimin verilerine ve fıtratın kanunlarına uygun olması gerekir. İnsan fıtratının bilinmesi ile eğitimde istikamet arasında direk bir bağıntı vardır. Fıtrat bilinmeden eğitimde çizilecek yolun akim kalacağı ortadadır. Bu açıdan eğitimcilerin yapmaları gereken en önemli bir işte insanı her yönü ile tanımaya çalışmak olmalıdır.

Bediüzzaman'ın fıtrat kanunlarından anladığı Kuranın düsturlarıdır. Bu kanunların insan tabiatına uygulanış şekli ise sünneti saniyedir. Bu iki düstur onun istikamet dediği düsturları ihtiva etmektedir.

Üstad'a göre, din ağacının kökleri imanın esaslarıdır. Temeli yıpranmış, yıkılmaya yüz tutmuş bir binanın dış cephesini güzelleştirmek takdir edilir ki beyhude bir çabadır. Yine kökleri çürümeye yüz tutmuş bir ağacın kurumaması için dal ve yapraklarını ilaçlamak aynı şekilde faide vermez. Aynen öylede din ağacının kökleri de imanın esaslarıdır. Temelde bunları tamir ederek işe başlamak gerekir. Bu da iman-ı tahkiki dersi ile olabilir. İman-ı tahkiki, imana ait bütün meseleleri yakini surette tahkik ile bilmek ve yaşamak.

İnsan nefis ve şeytanın vesvese ve tuzakları ile her zaman karşı karşıyadır. Onu bu düşmanlar karşısında yılmadan mücadelesine devam etmesi ve kendini muhafaza etmesi zordur. İstikametini kaybedebilir, kötü yola düşebilir.''İşte ey ehli imam! Şeytanların bu müthiş tahribatına karşı en mühim silahınız ve cihazatı tamiriyeniz istiğfardır. Ve euzu demekle Cenabı Hakka ilticadır. Ve kaleniz sünneti saniyyedir.''

Bediüzzaman, insan maneviyatını oluşturan latifeler konusunda şunları belirtir: İnsan maneviyatını oluşturan latifeleri zihin, ruh, kalp, sır vb.dir. Bu latifelerin her birinin kendilerine ait işlerle meşgul edilmesi ile insan inkişaf eder, kemalatı insaniyeye ulaşır. Bu latifelerin vazifelerini üstad, aklı tefekkürle, iradeyi ibadetle, zihni marifetullahla, kalbi zikirle, hissi muhabbetle olması iledir, der.

Materyalistlerin en büyük hatası insanın bu yönlerini ihmal etmeleri belki hiç kabul etmemeleridir. Bediüzzaman ne sufiler gibi sadece kalp ayağıyla gitmeye ne de bir kısım kelamcılar gibi akıl ayağıyla gitmeye kanaat etmemiş; kalp-kafa bütünlüğü içerisinde meseleyi ele almıştır.

Kalpleri ve gönülleri tamir etmek ancak bu tarzda olursa netice alınabilir, aksi takdirde küfrün ve delaletin tasallutunda insan kendisini kurtaramaz. Evet, aklın tefekkürle, kalbin zikirle, iradenin ibadetle, zihnin marifetullahla meşgul olması gerekir.

Bu kadarla iktifa ediyoruz. Allahın selamı, bereketi ve rahmeti üzerinize olsun.

NOT: Dr. Mahir Şahin’in Eğitim ve Öğretim adlı kitabından derlenmiştir.

  • Yorumlar 2
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr