• BIST 90.182
  • Altın 147,216
  • Dolar 3,6478
  • Euro 3,9515
  • Adıyaman 8 °C
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara -1 °C

Beydağlarından Kaçkar Dağlarına

Furkan Dalbaş

“Seyahat ediniz sıhhat bulunuz” hadisi şerifini kendimize şiar edinerek, beton duvarlar arasında hapsolmuş hasta ruhlarımıza şifa bulmak için bir düzine kafadarla Karadeniz turu yapmaya karar verdik. Bu kısa gezimiz Malatya’dan başlayıp Rize’nin Ayder yaylasında son bulan sadece gidişi 950 km olan bir geziydi.

Ahmet Kaya’dan bazı seçkilerle başladı yolculuğumuz. Malatya’dan Arapgir’e vardığımızda gece içimize uyku tohumları saçmaya başlamıştı bile. Ama benim uyumaya niyetim yoktu. Gece de olsa yine de geçtiğimiz yerleri ve mekanları merak ediyordum. Bu meraktan olsa gerek seyretmeyi uyumaya tercih ettim hep.

Arapgir’den Kemaliye’ye kadar bize yoldaşlık etti Fırat. Kemaliye ilçe merkezine inene kadar bizi yavaşlatan korkunç zikzaklı yollar adeta bizi yolumuzdan alıkoyuyordu. Gecenin de verdiği ürpertiyle daha da korkunç görünüyordu o dik yamaçlar. Nihayet ilçe merkezine ulaştığımızda korkudan uyuyamayanlar derinden bir oh çektiler. Kemaliye’de ilgimi çeken bir şey vardı o da insan eliyle açılmış tünellerdi. Dört tane tüneli kazma kürekle nasıl açmıştı o insanlar. Bu azmin ve sabrın delili değil de neydi? Fırat nehri üzerine kurulmuş olan köprüden geçtikten sonra hem şehre hem de Fırat’a veda etmek zorunda kaldık. Elveda Fırat, elveda hırçın çocuk.

Erzincan’a vardığımızda artık sabah namazı vaktiydi. Şehrin dışında bir camide aldığımız abdest, namazı kılıp aracımıza binene kadar bizi titretmeye yetmişti. Erzincan’dan sonra Kelkit’e oradan da Gümüşhane’ye vardık. Gümüşhane’den aldığımız mis gibi sıcak ekmekle şehrin dışında açık bir alanda sergimizi serip kahvaltı yaptık daha güneşin ısıtamadığı bir havada. Kahvaltımızı bitirip aracımıza binene kadar yoldan geçenlerin bize çaldığı kornalara bir anlam veremeden yeniden yola çıktık.

Zigana dağlarına varmıştık nihayet. Ve tabi ki o meşhur Zigana geçidine de. 2030 metredeki Zigana geçidinde yalnızlığı yaşarken karşımıza 1702 metre uzunluğunda Zigana tüneli çıktı. Biz araçla bu tüneli geçerken acaba ucu ne zaman görünecek diye bir an düşünüyorduk, acaba bu tünelin yapımında çalışanlar hiç umutsuzluğa kapılmamışlar mıdır?

Zigana tüneli artık yolumuzun az kaldığının habercisiydi. Radyodan Kazım koyuncu şarkıları çalmaya başladığında artık Karadeniz’de olduğumuzu tam idrak ettik. Oy asiye şarkısıyla hüzünlensek de akabinde çalan oy nenni koçeri şarkısıyla neşeli bir hava yakalamıştık. Buradan sonra Hamsiköy, Coşandere, Maçka derken artık Trabzon’a varmıştık.

      Şehirde biraz gezinip karnımızı doyurduktan sonra Sürmene’ye gidip Sümela manastırını görmek için yola çıktık. Gayet yüksek olan dağlara tekrar tırmanma zamanıydı. Sümela manastırına vardığımızda bizi bekleyen kötü sürpriz, manastırın restorasyon çalışmasında olmasıydı. Yine de çıkabildiğimiz yere kadar çıkıp manastırın duvarlarını görme fırsatını değerlendirdik. Bu manastırı yapanlar herhalde huzurun dağlarda olduğunun farkına varmış olmalarından dolayı burayı ikametgah edinmişlerdir diye düşünüyorum. Evet burada ne bir iş makinası sesi ne de şehrin gürültüsü. Burası huzur ve sakinlik diyarıydı.

Sürmene’deki gezintimiz tamamlandıktan sonra Çaykara yolunu tuttuk. Oradan da ver elini Uzungöl yaylası. Çocukluğumdan beri sadece kartpostallarda gördüğüm bu beldeyi görmek bana ayrı bir sevinç veriyordu. Dağlar sisliydi, öncelikle otele yerleşmemiz gerekiyordu. Tepeye hakim bir otele yerleştik ve o eşsiz manzarayı gezmek için dağdan aşağı yürümeye başladık. Gezintimize başladığımda yağmur önce çiseledi sonrasında şiddetli bir yağmur tuttu bizi. Her taraf kafe olduğu için hemen kendimizi bir kafeye attık ve semaverde çay sipariş ettik. Yağmuru izlerken o sıcak semaver çayını yudumlamak öyle hoştu ki işte bu an anlatılamayan ama yaşanabilen anlardandı. Burasıözellikle Arabistanlı turistlerin uğrak yeri. Artık akşam çökmeye başladığında otelin yolunu tuttuk. Gece Uzungöl’de konakladık sabah dokuz gibi Rize’ye ve Ayder yaylasına yani son durağımıza doğru yola çıktık.

Ayder yaylası bakmaya doyamadığım mekanlardan bir tanesiydi. Yüzlerce insan bir arada manzaranın tadını çıkarıyorlardı. Ve durmak bilmeyen tulum sesi. Oranın yerlisi olan gençler usanmadan tulum çalıyorlardı ki bu oraya ayrı bir hava veriyordu. Horonu da unutmamak lazım tulum eşliğinde tepilen horon manzaraya ayrı bir tat veriyordu. Gezmeye gelenlerde horon tepen gençlere katılmayı ihmal etmediler tabi. Kaçkar dağları ise bütün haşmeti ve güzelliğiyle yaylaya doluşanları izliyordu. Kaçkar dağı sen benim gördüğüm en güzel dağsın, ey yeşil elbiseli güzel. Gelin tülü şelalesi buzun altından akmaya devam ederken biz teleferiğe binip artık vedalaşmaya hazırlanıyorduk. Rize’de balık ekmek yemek için durduk. Yemekten sonra çarşıda kısa bir gezinti yaptık. Çarşıda gezerken bize omuz sürten gence ‘Allah’ın takası dikkat etsene da’ diyecek kadar Karadenizlileştikten sonra yol alma zamanı gelmişti. Güneş Rize şehri üzerinde bir başka güzel batıyordu.

Elveda Karadeniz, elveda yeşil elbiseli güzel, elveda sakin ruhların durağı Sümela, elveda çay diyarı, elveda Fırtına deresi, elveda belediye binasının yanında bile doğal şelalesi  olan Çamlıhemşin…

  • Yorumlar 1
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr