• BIST 108.645
  • Altın 154,531
  • Dolar 3,8286
  • Euro 4,5258
  • İstanbul 14 °C
  • Adıyaman 10 °C
  • Ankara 1 °C

Bürokrasinin Oluşumunda İktidar Ve Cemeat

Y.YAVUZYILMAZ

İktidar-cemaat tartışması açıkça gösteriyor ki, Türkiye’de bürokrasinin değişmesi sorunları ortadan kaldırmamaktadır. Cumhuriyetin kurulduğu tarihten bu yana Türkiye bürokratik ,seçkin,jakoben bir oligarşi tarafından yönetilmiştir.

Ak Partinin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana bürokrasi ile amansız bir kavga vermiştir. Bu kavgada bürokrasi alanında yeterince yetişmiş elemanının olmaması onu en doğal müttefiki cemaatin yetiştirdiği bürokratlara yöneltti. Bugün ortaya çıkan sorun işte bu tercihin geçmişte öngörülemeyen sonuçlarından ibarettir. 

Cemaat-Ak Parti çatışmasının,iktidar açısından  ortaya çıkardığı bir gerçek de,ideolojinin bir yere kadar yeterli olduğu, iktidarı sağlıklı bir şekilde sürdürmek için   yetişmiş bürokrasiye de ihtiyaç olduğu gerçeğidir. Başkalarının yetiştirdiği bürokratlar zaman zaman başka hesapların içine girdiğinde ve iktidarla çatışmayı göze aldığında  iktidar için sorunlu bir süreç başlamaktadır. 

Ak Parti büyük ölçüde CHP kaynaklı bürokratik seçkinlere girdiği mücadelede, bürokrasiye yerleşen yeni bürokratların bir başka bürokratik seçkincilik oluşturmasını engelleyemedi,ya da böyle bir oluşuma ihtimal vermedi. Özellikle cemaat tabanlı bu yeni bürokratlar Mavi Marmara ve Hakan Fidan’la su yüzüne çıkan cemaat-iktidar geriliminde sistematik bir şekilde iktidarı zora sokacak operasyonların içine girdiler. İktidarın bu davranışa tepkisi sert oldu ve paralel devlet oluşturmakla suçlanan yapıyı çözmeye ve dağıtmaya başladı. 

İktidarla cemaat arasındaki çatışmanın özünü siyasal iktidarla Kemalist vesayeti geriletme amacıyla işbirliğine giden cemaatin, zamanla kendi bürokratik vesayetini yaratma çabalarının doğurduğu gerilim oluşturmaktadır. 

Etyen Mahçupyan yaşanan süreç konusunda yaptığı tarihsel analiz gerçekten dikkate değerdir. Mahçupyan Milli Görüş geleneğine yaslanan Ak Parti ile cemaatin kadro yetiştirme konusundaki anlayışlarını şöyle analiz etmektedir: “Bu noktada ‘normal’ beklenti iktidara gelen AKP’nin bu kadrolaşma imkânını bürokrasiye hakim olacak şekilde kullanmasıydı. Ama bu parti Milli Görüş geleneğinden geliyordu ve devlete hizmeti hiçbir zaman değerli bulmamıştı. 

Yani böyle bir kadrolaşma için AKP tabanı sosyolojik olarak yetersizdi. Oysa Hizmet hareketi 1990’lardan bu yana gençleri bürokrasiye girmeleri için teşvik ediyordu. Dolayısıyla ‘devleti’ dönüştürmeye çalışan AKP güvenebileceği kişileri ‘doğal olarak’ burada aradı. Bu iş yeni ve ehil kadrolar olmadan olamazdı ve hem ‘yeni’ Türkiye’ye ait hem de İslamî nitelikte olan tek siyasî unsur Hizmet hareketiydi.

AKP, Milli İstihbarat’ı kendi uhdesi altında tutmayı becerebileceğini gördü ama Emniyet ve Yargı için geniş orta kademelere ihtiyaç vardı. Böylece bürokrasi eski kadroların hegemonyasından kurtarılırken Emniyet’te yüksek oranda, Yargı’da ise daha düşük oranda ama kritik pozisyonlarda bir Hizmet ağı oluştu.

AKP ‘normal’ olarak Hizmet hareketinin siyasî nitelikte bir partner olmasını istemedi ve sosyal alanda verilen imkânların yeterli olacağını düşündü. Hizmet hareketi ise ‘normal’ olarak siyasî katkısının karşılığının siyasî olmasını bekledi ve bunu kendisini siyasileştirmeden yapabileceğini düşündü. Sonuçta ikisi de kendisine sınır koymayı, diğerini ise gerçekçi biçimde muhatap almayı beceremedi. İkisi de yanlış yaptı… 

Böylece birbirini aşağı çekerken kendilerinin de gömüldüğünü fark edemeyecek hale gelebildiler. Tarihsel bir ortak akılsızlık olarak da gözükebilir ama kim bilir, belki de normali zaten buydu…(Etyen Mahçupyan,Zaman,23 Ocak 2014)

Etyen Mahçupyan Milli görüş ve cemaatin kadro yetiştirme konusundaki farklı anlayışının analizinde son derece haklıdır. Milli görüş geleneğinden gelen Ak Parti devlet bürokrasisi kadroları yetiştirme bakımından yetersizdi. Gülen grubu ise yıllardır bürokraside görev alacak elemanlar yetiştirmekte idi. Bu tutum Said Nursi’nin anlayışına da uygun bir tavırdan beslenmektedir. 

Doğal olarak Ak Parti iktidara geldiğinde kadro ihtiyacı duydu ve hazır olan Gülen cemaatinin yetişmiş elemanlarını kullandı. Milli görüşün yanıldığı nokta iktidara geldiğinde her şeyin düzeleceği ve başka bürokratlarla da bu işi yürütebileceği yanılgısıydı. 28 Şubat bu yanılgıyı açıkça ortaya çıkardı. Arkasından konjonktürel şartların zorlamasıyla ve merkezi siyasetin çökmesiyle kadro yetersizliği olan Ak Partiyi İktidar oldu. Siyasal olarak Türkiye'yi dönüştürmekte, beklentilerin ötesine geçerek, çok başarılı olan Ak Parti, cemaatle arasında çıkan anlaşmazlık sonucunda ortaya çıkan kadro yetersizliğinin sancılarını çekmektedir. 

Ak Partililer benzer köklerden gelmeleri nedeniyle kuşku duymadıkları bir cemaatin, kendi iktidarlarını kurmaları gibi bir gerçekle yüzleştiler. Üstelik kendi bürokratik iktidarını kuran cemaatin zamanla kendini destekleyen iktidarı başka uluslararası güçlerle işbirliği yaparak devirme planlarının içine girdiğine tanık oldular. 

Kemalist devletin bürokratik oligarşisine karşı verilen mücadelede bir hayli başarılı olan Ak Partinin, cemaat oligarşisine karşı nasıl bir yol izleyeceği merak konusudur. Görünen o ki, 80 yıllık bir vesayeti gerileten Ak Partinin bu konuda hayli tecrübe kazanmıştır. Gelinen noktada cemaatin  bürokrasi ile mücadele  konusun da bir hayli tecrübe kazanan iktidar karşısında işi gerçekten zor.

Ak parti, Kemalist seçkinler ve büyük ölçüde mafyaya bulaşmış milliyetçi bürokratik yapılanmayı dengelemek için, cemaatin bürokratik gücünden faydalandı. Ancak cemaat bu süreçte kendi egemenliği yönünde çalıştı. Bu durum iktidar cemaat çatışmasının zeminini oluşturan temel parametrelerden biridir.

Türkiye’nin temel sorunu bürokrasi ile seçilen iktidar arasındaki çatışmadır. Seçilen iktidarlar, bütün hatalarına karşın seçimle denetlenebilir ve değiştirilebilir durumdadır. Bu konuda sivil siyaset kimlerden oluşursa oluşsun demokratik tavır  sivil siyasetten yana olmalıdır. Ayrıca sanıldığının aksine sivil siyaset yolsuzluk bakımından her dönemde en ön sıralarda olmamıştır. Sivil siyasete göre çok daha kapalı bir yapıda faaliyet gösteren  askeri bürokrasinin sivil siyasete göre çok daha fazla yolsuzluğa açık olduğunu düşünmek gerekir. 

Bürokrasinin denetim dışı olması siyasetin bürokrasiye müdahalesinden çok daha vahim sonuçlar üretmeye elverişlidir. Türkiye'de maalesef bürokrasi denetim dışıdır büyük ölçüde. Kaldı ki, demokrasi teorisi, yargı bürokrasisinin uyacağı standartların meclisin belirleyeceği konusu üzerinde durur. Meclisin üzerinde evrensel değer arayışı ise bizi her halükarda metafizik bir değerler alanına götürür. Asıl sorun İktidarları bile bağlayacak değerleri kimin belirleyeceği konusudur.

Bürokrasi mi sivil siyaseti, yoksa sivil siyaset mi bürokrasiyi denetlemelidir? Yargı ve siyaset konusunda ideal olan yargının bağımsız ve tarafsız olması ve sivil siyasette dahil hiçbir kurumun vesayetine girmemesidir. Ancak ne yazık ki, yargı başta olmak üzere bürokrasi hiçbir dönem bağımsız ve tarafsız olmamıştır. Özellikle yargının geçmişi hiçbir dönem tarafsız olmadığını açıkça göstermektedir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan İstiklal Mahkemeleri, 27 Mayıs ve 12 Eylül yargılamaları, özellikle 28 Şubat döneminde yaşanan  hukuksuzluklar, Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında ortaya atılan 367 konusu ve nihayet Refah Partisinden Ak Partiye açılan kapatma davaları hukuk sisteminin bağımsız ve tarafsız karar vermediğinin örnekleridir. Bürokratik vesayet ve sivil siyaset söz konusu olduğunda demokratik tavır sivil siyasetten yana olmalıdır hiç kuşkusuz. 

Cemaatin etkin olduğu yargı ile iktidarın karşılaşması, yargının tarafsız ve bağımsızlığının ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Bu noktada Zaman yazarlarından Etyen Mahçupyan konuyu çok iyi analiz eden bir analiz yaptı: “'Peki, bir oyuncu gole giderken hakem tarafından çelme takılarak düşürülürse? Hakeme ceza verilir, meslekten atılır... Ama ya diğer hakemler de söz konusu hakemi koruyan beyanlar verirler ve hatta Yüksek Hakem Kurulu da o hakemi korursa? O zaman sadece hakem değil, sistemin kendisi tarafsızlığını kaybetmiş demektir ve artık ortada futbol kalmaz.

O nedenle futbolda oyuncu veya takımların yolsuzluğuyla hakemlik kurumunun tarafsızlığı eşit önemde değildir. Yolsuzluklar tarafsız ve bağımsız bir hakemlikle daima telafi edilebilir, ama tarafgir bir hakemlik müessesesinin telafisi yoktur. Çünkü geriye 'oyun' kalmaz...' (Etyen Mahçupyan,19 Ocak 2014, Zaman) 

Öyle görülüyor ki cemaat ve ona bağlı yargı bürokrasisi, son derece tarafgirdir; iktidarın bürokratik oligarşi ile mücadelesini arkasına alarak, adalet peşinde koşmak yerine süreçte kendi egemenliği peşinde koşmuştur. Türkiye zaman içinde sadece kendi egemenliğini kurmaya çalışan ve bunun için oluşturulmuş,gerektiğinde hukukun dışına çıkmakta bir beis görmeyen hastalıklı bir yapının üretildiğine tanıklık etmiştir.

Atasoy Müftüoğlu’nun  deyimiyle “Milliyetçi-mezhepçi şizofreni'ye şimdilerde 'cemaat'çi şizofreni de katılmış bunuyor. Cemaatçi şizofreni kendilerine eleştirel olarak yaklaşan unsurların yakılarak, ateşe atılarak imhalarını talep edebilecek bir noktaya, korkunç bir noktaya gelmiştir”

Son olarak BBC’ye verdiği demeçte Gülen insanların kafalarındaki soruları daha da artırmıştır.  Artık insanların kafası hizmet hareketi üzerine endişeli soru işaretleriyle doludur ve buna bizzat Gülenin tavırları neden olmaktadır.

Güleni başta Koç gurubu olmak üzere sermaye gruplarına yaklaştıran sebebin ne olduğu, Ananas’ın nasıl bir şifre ifade ettiği, Sarıgül’ü neyin karşılığında destekleyebileceği, Bir taraftan fakir olduğunu söylerken diğer yandan nasıl 150’nin üzerinde ülkede örgütlenebildiği, Görevden alınan bürokratlarla ilişkisinin ne düzeyde olduğu, Erdoğan’a beddua ederken neden İsrail aleyhine bir defa olsun açıkça beddua etmediği, Amerika’da ikamet etmesinin karşılığı olarak bazı gizli örgüt ve çevrelerle işbirliğine gidip gitmediği, her defasında bir şeyim yok denilip 150’nin üzerinde ülkede örgütlenmeyi nasıl ve hangi ekonomik kaynaklarla karşıladığı,

ABD’de  esaret hayatı yaşadığınızı söylerken neden Türkiye’ye dönmediği; Türkiye'ye dönmeme sebebinizi de hükümeti zor durumda bırakmamak diye açıkladığınız halde  hakkınızda şu an hiçbir dava olmadığı halde neden dönmediğinizi,  cemaatin faaliyetleri iktidar için sorunlu olmaya başladığını neden görmediğinizi, "Dünyevi işlerle zerre alakam yok" dediğiniz halde Türkiye'nin en büyük şirketlerinin haberi bile yokken, o şirketlere maliyenin yaptığı baskınlardan haberdar olduğunuzu, Sohbetlerinizde “Kalbin Zümrüt Tepelerinde” gezerken bu iktidar hırsının ne anlama geldiğini, İslami kimlikli olduğunu halde İslam dışı örgütlerle nasıl bu kadar rahat işbirliğine gittiğinizi, son yıllara damga vuran Şike, Oda TV, Devrimci Karargah, Balyoz gibi davalarda sahte delillerle suçsuz yere hapis yatan isimler olma ihtimalini nasıl karşıladığınızı, Bu durumun vicdanınızı rahatsız edip etmediğini; Polis,asker,yargı ve bürokrasinin diğer kademelerindeki imamların ne anlama geldiği, merak ediyoruz. 

Hepsinden önemlisi ülke ekonomisi önemli ölçüde sarsıldı. Yoksa bu operasyon ülkede karışıklık çıkarıp,kaos yaratmak için mi uygulamaya konmuştu. 

Milyonlarca insanın emeğini ve duasını neyin karşılığında tartışmalı hale getirdiniz sorusu da bu noktada anlamlıdır. 

Bırakın iktidarla olan çatışmasından alacağı zararı, binlerce insanın yüreğine düşürdüğü ateş, acı ve insanlara verdiği aldatılmışlık hissi yeter cemaati zayıflatmaya ve tartışmalı hale getirmeye. İsmet Özel’in dediği gibi: "Ömrüm bana Allah’tan başka dost olmadığını öğrenmeme yardımcı oldu. Allah’tan başka şahit aramıyorum. Köprü beni “öte yaka” insanı haline getirsin diye var. O köprü ben namusumdan, haysiyetimden, şerefimden ve Allah katındaki dinden mahrum kalayım diye inşa edildi. 

Fethullah Gülen Türkiye’ye dönse de, dönmese de (dönemese de) vaftiz olmayacağım. Her gün, her gece Allah’ın beni Müslüman olarak öldürmesi için, imân üzre öleyim diye dua ediyorum. Her gün, her gece bir kâfir bile öldüremeden öleceğim endişesiyle kıvranıyorum.”

Gülen hareketinin en çok tartışıldığı nokta, başka iktidarlara karşı oldukça müsamahakar davranırken, tarihimizin en köklü reformlarını yapan ve dindarların önünü açan bir iktidara karşı bu hamleyi yapmasıdır. Gülen şunu artık anlamalıdır: Son zamanlarda yaptıklarınız,izlediğiniz,strateji milyonlarca insanın kalbini yaraladı. Bunu neyin ve kimin hesabına yaptığınız hala merak konusudur. 

İktidarla girdiği çatışmada Gülen’in önemli stratejik hatalar yaptığını da belirtmek gerekir. Öyle görülüyor ki, Gülen iktidarı boyunca Kemalist bürokrasiyle yaptığı mücadele de büyük başarı sağlayan Ak Partinin edindiği tecrübeyi anlayamadı ve onu kolaylıkla yenebileceğini düşündü. Cemaat bu operasyonu neden düzenledi, sorusunun kolaylıkla cevaplanamayacağını düşünüyorum. İktidara karşı bu hareketi düzenlerken  şu önermelerden hareket ettiklerini düşünüyorum:

1-Oligarşi ile Mücadeleyi kendilerinin yürüttüğünü iddia ettiler.

2-Ak Partinin kazandığı tecrübeyi küçümsediler

3-Kendilerini Kemalist bürokrasiden daha güçlü gördüler,

4-Arkalarındaki uluslararası desteğe olduğundan çok güvendiler.

5- Kamuoyu tepkisini hesaplayamadılar.

Ne olursa olsun asıl sonuç hizmet hareketinin toplumda var olan sosyal sermayesini tükettiği gerçeğidir. Bu durum hareketin geleceği açısından çok daha belirleyici olacaktır. Artık bundan sonra Hizmet hareketinin rakibi sadece iktidar değil,tükettiği sosyal sermaye sonucunda incittiği Müslümanlar olacaktır.                      

 

 

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr