• BIST 102.482
  • Altın 146,654
  • Dolar 3,5204
  • Euro 4,1865
  • İstanbul 25 °C
  • Adıyaman 30 °C
  • Ankara 20 °C

‘Büyük Kopuş’ Ve Osmanlıca

Ahmet İNAN
19. Milli Eğitim Şûrasında Osmanlıcanın liselerde zorunlu ders olarak okutulması yönündeki tavsiye kararı büyük bir tartışmayı da başlattı. Aslında Osmanlıcanın liselerde okutulması gerektiğini daha önce de birçok yazar dile getirmişti ama o konuya girmeye gerek yok.

Osmanlıcanın liselerde okutulup okutulmaması tartışmasına çoğu kişi ideolojik bakıyor. Yani fotoğraf ya siyah ya da beyaz görünüyor. Bir kısmı da bilmeden konuşuyor. İşin aslı nedir?

Osmanlıcanın liselerde seçmeli ya da zorunlu olarak okutulması ne kazandırır, ne kaybettirir bunun üzerinde bilimsel olarak tartışmakta fayda vardır. Yoksa kahvehane ağzıyla tartışmaya girersek sadece kaybederiz. Bu arada Osmanlıcanın başlı başına bir dil olmadığını esasında Osmanlı döneminde kullanılan Türkçe olduğunu ve bu dilin doğru isminin Osmanlı Türkçesi olduğunu vurgulamakta fayda vardır. Osmanlıcanın niçin okutulması gerektiğini anlamak için Batılılaşma çerçevesinde 1700’lerden başlamak üzere Osmanlı ve Cumhuriyet tarihini etraflıca okumak lazım. Bu açıdan yazımızda biraz gerilerden başlayarak Osmanlıcanın önemini biraz ifade etmeye çalışayım.

Batılılaşmanın Başlangıcı

Osmanlıda Batılılaşmanın başlangıcı Lâle Devri (1718-1730) olarak kabul edilir. Bu dönemde Avrupa ülkelerine elçiler gönderildi; ticaret, kültür ve sanat hayatı gelişti. Osmanlılar 1727'de matbaa kurup kitap basmaya başladı.  Bunun arkasından gelen I. Mahmut dönemi (1730-1754) genelde Tanzimat'a kadar devam edecek olan askeri yeniliklerin başladığı dönemdir. 

III. Selim ile başlayan XIX. yüzyıldaki Batılılaşma çabaları gene önce askeri alanda ortaya çıktı. 2. Mahmut'un 1826'da Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırmasından sonra, 'mecburi kültür değişmeleri' denilen yenilikler dönemi başlamıştır. 1839'dan itibaren başlayacak olan sivil hayattaki Batılılaşmanın temelleri atılmıştır. 1869'da yayımlanan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile eğitim tamamen Batı örneğinde bir sisteme geçmiştir. Bir yandan Batı tipi askeri teşkilatlanma sürdürülürken diğer yandan da hukuk, sanat ve edebiyat alanlarında Avrupa kültürleri yönünde “kopuş” başlamıştır. 

Batı Hayranlığı

Osmanlı devletinde 1900’lü yıllara yakın öyle bir Batı hayranlığı baş gösterdi ki kısa sürede bu durum kendisini politika, askeriye, fikir, edebiyat, sanat alanında hatta sosyal alanda dahi kendisini iyiden iyiye hissettirdi. Zayıflık ve yenilgi ruh halinden olsa gerek ki büyük bir medeniyet dünyasına sahip olmamıza rağmen son yüzyıllarda çoğu aydın ve politikacı kendi kültüründen yabancılaştı ve Batıya hayranlık duymaya başladı. İslam medeniyeti ile harmanlanan Osmanlı kültür zenginliğinin farkında olan ve bunun için çalışan yazıp çizen aydın ve politikacı olsa da bu kişiler zaman ilerledikçe azınlıkta kaldı ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda pasifize edildiler ve ülkenin kaderinde söz sahibi olamadılar.

Nihayetinde yeni devletin kuruluş felsefesi eski Osmanlı İslam kültürü tamamen reddedilerek hazırlandı. Müslümanların yaşadığı bir ülkede Müslümanların kökünü kurutmaya çalışan Batının kanunları bir bir kabul edildi. Modern ( kopuş) bir anlayışla toplumun eski ile olan bağları bir bir kesilerek toplum “hizaya” getirilmeye çalışıldı. 

“Büyük Kopuş”

 Modern kelimesinin asıl anlamı “kopuş”tur. Evet kopuş. Geşmişe dair her şeyden kopuş. Geçmişin inancından, siyaset anlayışından, ekonomik anlayışından, bilim, sanat, edebiyat anlayışından, aile ve toplum anlayışından kopuş…  Türkiye kurulurken gerçekten büyük bir kopuş yaşadı ama bize bu kopuş modernizm olarak yutturulmaya çalışıldı. Bir nesli cahil bıraktılar ama toplumu ilelebet cahil bırakamayacaklarını bilemediler.

Türkiye yeni kurulurken yaşanan en büyük kopuşlardan biri yüzyıllar boyu kullandığımız Arap alfabesinin terk edilerek yerine Latin alfabesinin kabul edilmesi oldu. Bu durum Osmanlı İslam medeniyetinden en büyük kopuş oldu. Zira bir gecede âlimler cahil bırakıldı. Toplum yüzyıllar boyunca ilim, fikir, sanat ve edebiyatçının meydana getirdiği birikimden mahrum bırakıldı.

Osmanlı kültürünün temelini teşkil eden eserlerin hemen hemen tamamı Osmanlıcadır. Ve yedi asır cihana hükmetmiş bir milletin çocukları artık önüne konulan çevirilerin dışında atalarının bugüne kadarki kültür birikiminden istifade edememektedirler. Bu dili, bugün, bir avuç insanın dışında, ne bilen var ne de hatırlayabilen. Aydınlar dahi yüz yıl önceki Osmanlıcayı dahi anlamakta zorlanıyorlarken Fuzuli, Naili, Şeyh Galip ve Baki’yi nasıl anlayacaklar? Daha dün yazılan Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu ile Mai ve Siyah’ı kaç kere sadeleştirildi? Ya da Risale-i Nur’u kaç kişi anlıyor?  Harf Devrimi olmuş bitmiş! Sevmişiz yeni harfleri, uyumuşuz, sindirilmişiz…  Son sözü sayın İskender Pala’ya bırakalım:

“Osmanlıcayı öğrenmek öz yurdunda kendi kültürüne yabancı kalmış bir neslin vicdan muhasebesinde ecdadına ve tarihine karşı vadesi çoktan dolmuş bir fikir borcudur.”

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr