• BIST 104.123
  • Altın 145,971
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • İstanbul 22 °C
  • Adıyaman 26 °C
  • Ankara 21 °C

Çağdaş İslam Düşüncesi Ve Değişim

Y.YAVUZYILMAZ

İslam düşüncesinin tarihsel süreç içindeki değişim serüveni çoğu kez karşılaştığı olaylara verdiği cevaplarla şekillenmiştir. Hiç şüphesiz İslam dünyası sahip olduğu büyük entelektüel gelenek ve birikim ile karşılaştığı bütün krizlerden- modern dönem hariç- güçlenerek çıkmıştır. Bundan dolayı kriz dönemlerinde karşılaşılan problemler İslam düşüncesinin oluşum ve gelişiminde önemli rol oynamıştır. Özellikle din- devlet arasındaki ilişkilerin nasıl olması gerektiği sorusunun cevabı büyük ölçüde kriz dönemlerinde belirginleşmiştir. Bu anlamda İslam dünyasının düşünsel ve felsefi birikimini oluşturan büyük krizler şöyle sıralanabilir.

1)Özellikle Yunan felsefesinin tercümesiyle başlayan entelektüel kriz,
 
2)Moğol ve Haçlı Seferleriyle oluşan Kriz;
 
3) 18yy’dan başlayarak, 19.yy ve 20.yy boyunca devam eden Batı modernizmi karşısında yenilgiyle sonuçlanan süreç.

Hiç şüphesiz bu süreçler içinde, etkisi ve sonuçları itibarıyla İslam dünyasını derinden sarsan ve halen sarsamaya devam etmekte olan süreç Batı modernizmi karşısında yaşanan yenilgi psikolojisidir. Denilebilir ki Çağdaş İslam düşüncesinin belkemiğini oluşturan tartışmalar, Batı modernizmi karşısında içine düşülen yenilmişlik durumundan nasıl kurtulunalacağı konusunda yapılan tartışmalar olmuştur.

Çağdaş İslam düşüncesinin çıkış noktasında yer alan iki düşünür Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh’un çalışmaları da büyük ölçüde bu tartışmalara dayanır. Ana konu İslam dünyası içine düştüğü bunalımdan nasıl ve hangi yöntemlerle çıkacağı konusudur. Zaman içinde İslamcı düşünürlerin tartıştığı konular çeşitlense de bu soru her zaman ağırlığını korumaya devam etmiştir. Cemaleddin Afgani’nin temel sorunu İslam dünyasının içine düştüğü siyasi bunalımdan nasıl çıkacağı sorunudur. Bunun için İslam birliğini savunan Afgani, yaşamı boyunca bu hedefi gerçekleştirmek için uğraşmıştır. Yaşamı boyunca yaptığı mücadelede beklenen başarıyı gösterememesine karşın, fikirleriyle İslamcılar üzerinde büyük etkisi olmuştur. Siyaset teorisi açısından baktığımızda Afgani inkılapçı, Abduh ise ıslahatçı bir paradigmaya sahiptir. “Daha önce cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Muhammed İkbal ve Mehmet Akif gibi İslamcılar, Batı karşısında İslam dünyasının askeri, ekonomik, siyasi ve teknolojik yenilgisinden hareketle giderek hızlanan çöküşü durdurmak üzere çareler ararken, bu gerileme ve çöküşten İslam’ın kendisini değil, Müslümanları ve onların tarihsel tecrübelerini, bu tecrübeler içinde ortaya çıkan ve zamanlarında önemli işlevler görseler bile sonraları aşınan kurumları sorumlu tutuyorlardı. Bu aşınan ve toplumsal gelişmenin önüne geçtiği varsayılan belli başlı kurumlar arasında saltanat rejimleri, geleneksel ulema ve genel İslami ilimlerin donup katılaşmasına yol açan resmi ve geleneksel din anlayışı baş sıralarda yer alıyordu.”(Nuhun Gemisine Binmek,Ali Bulaç,Beyan yayınları). İslamcıların bu kapsamlı eleştirileri onları hem geleneksel dini kurumlarla, hem de mevcut yönetimlerle karşı karşıya getirmiştir. Böylece hem geleneği savunan, hem de modern dünyayı savunan siyasal anlayışlarla hesaplaşmak zorunda kalmışlardır. İslamcılar aralarında bazı farklılıklara karşın bu kaotik durumdan kurtuluşun ilkelerini şöyle belirlemişlerdir.

“1) Kur’an’a ve Sünnet’e Dönüş

2) İctihat kapısının açılması,

3)Yeni bir cihad ruhunun uyandırılması.”(Nuhun Gemisine Binmek, Ali Bulaç)

İslamcıların tartışmasız kabul ettiği Kur’an ve Sünnete dönüş önerisi, çağımızdaki felaketlerin kaynağını bu iki temel kaynaktan uzaklaşma olarak görmelerinden dolayıdır. Buradaki anahtar sorun bu dönüşümün hangi yöntem ve ilkelerle gerçekleştirileceği sorunudur. İşte çağdaş İslami akımlar arasındaki en önemli farklılıklardan biriside bu konuda geliştirilen düşüncelerden kaynaklanmaktadır. İctihat kapısının açılması ise Müslümanları tarihin bir döneminde yapılan yorumlara mahkum olmaktan kurtararak, yeni anlayışların önünü açacaktır. Böylece Garoudy’nin dediği entegrist bir anlayışa saplanıp kalmaktan kurtulmayı sağlayacaktır. Cihad ruhunun uyandırılması ise hiç şüphesiz Müslümanların düştüğü olumsuz durumdan kurtulmak için gerekli çaba ve enerjiyi ortaya çıkaracaktır. Her dönemin kendine özgü problemleri olduğu için, bu problemlere üretilen çözümlerde farklı olacaktır. Bu ilkeyi gözden kaçırmak siyasal hareketlerin tarihin dışına itilmesiyle sonuçlanır ki, Türkiye’de ve Dünyada bu durum çok sayıda İslami hareketin başına gelmiştir.

Hasan el- Benna önderliğinde kurulan İhvan hareketi,daha sonra bu hareket içinde bulunan ve en etkili savunucularından biri olan Seyyid Kutub, Pkistanda Mevdudi ve İkbal ,İran’da Ali Şeriati,Mutahhari ve Humeyni, Tunus’ta Gannuşi gibi islam düşünürleriyle birlikte İslamın meydan okuyuşu geniş kitlelere ulaştı. Hiç şüphesiz Türkiye’de gelişmekte olan İslamcılık düşüncesi de temel olarak bu kaynaklardan besleniyordu. Özellikle 1980’li yıllardan itibaren yapılan tercüme faaliyetleri Türkiye’deki islami düşüncenin gelişmesine büyük katkı yaptı. Gelişen süreçte İslamcı gençler sadece İslam dünyasının değil; batının siyasal,felsefi ve düşünsel birikiminden de geniş ölçüde yararlandılar. İvan İllich, Erich From, Tostoy vb. düşünür ve yazarlar İslamcı gençlerin ilgi alanına girmiştir.

İhvan hareketi kaynağını Kur’an ve Sünnetten alan insanları saf İslama çağıran selefi bir harekettir. İhvan modern dünyanın ürettiği sorunlardan yola çıkarak, islami düzeni kurtuluş ideolojisi olarak belirginleştirdi. Batı medeniyeti ürettiği bütün kurumlarıyla birlikte bütünüyle reddetildi. Demokrasi, insan hakları, hukuk devleti gibi konulara karşı tavır sergilendi. Bu noktada özellikle Seyyid Kutub ve Mevdudi’nin görüşleri belirleyici oldu.

Çağdaş İslam düşüncesinin problemlerinden biride, devlet- din ilişkilerinde, devletin gölgesinde din anlayışını eleştiri konusu yapmasıdır. Özellikle 1990’lı yılların ortalarına kadar laiklik düşüncesinin her tür uygulamasına karşı çıkıldı. Din ve devlet ilişkilerini birbirinden ayırma esasına dayalı laiklik düşüncesinin özellikle Fransız geleneğindeki gibi yorumlanması ve laiklik kavramının temel alınarak getirilen kısıtlamaların etkisiyle İslamcılar laikliğe karşı tavır sergilediler. Daha sonra gerçek laikliğin uygulanması tezi ağırlık kazanmaya başladı. Bir kısım İslamcılar laikliğin devletin bütün inançlar karşısında tarafsız kalması anlamına geldiğini savunarak, bu anlayışın kabul edilebilir olduğunu savunurlar. Laik düşünürler kamu alanında her türlü dini anlayışların yasaklanarak nötr hale getirilmesi gerektiğini savunurken, İslamcılar kamu alanının tüm inançlara açılması gerektiğini savunurlar.

Türkiye özelinde şekillenen kısmen evrensel kısmen yerel renkler taşıyan bir İslam düşüncesinden de bahsetmek mümkündür. 1980’li yıllarda genellikle üniversitede okuyan ve dünyadaki islami hareketlerden geniş ölçüde etkilenen gençler, islami hareketin taşıyıcısı oldular. Amaçları yaygın din anlayışına karşı çıkarak Kur’an ve sünnet merkezli yeni bir anlayış oluşturmak, geleneği yeniden yorumlamak ve özellikle demokrasi başta olmak üzere batı medeniyetinin ürettiği bütün değerlere muhalefet etmek. İran, Afganistan ve Filistin’deki gelişmelerden etkilenen İslamcılarda “İslam Devleti” fikride siyasal bir çıkış olarak savunuldu.

İslamcılık olarak adlandırabileceğimiz düşünce sisteminin köklerini Efgani ve Abduh’tan etkilenen ilk düşünürlere kadar geri götürmek mümkündür. Özellikle Batı karşısında uğranılan başarısızlık ve İslam ülkelerinin geri kalmışlığı, İslam dünyasının sömürge durumuna düşmesi ve buradan nasıl çıkılacağı tartışmaları Müslümanları yeni arayışlara itmiştir. İslamcılık düşüncesi bu arayışlardan doğan dini-siyasi bir ideolojidir. Cıhan Aktaş’a göre “İslamcılık, dini kaynaklardan hareketle bir taraftan dinsel anlayış ve yaşantıları, diğer taraftan da modern hayat tarzlarını sorgulayarak yol açan güçlü tarihsel bir dalgadır.”(İslamcılık, Cıhan Aktaş,Kapı yayınları)

Cumhuriyetin kuruluşu ve devletin batılılaşma yönünde bir siyasi çizgi belirlemesi sonucunda Türkiye’deki İslam düşüncesi önemli bir kesintiye uğramıştır. Özellikle medreselerin kapatılarak etkisizleştirilmesi, diyanetin kurularak dini hizmetlerin kamusal hale getirilmesi, dini eğitim veren okulların kapatılması Türkiye’de İslam düşüncesinin yer altına çekilerek uzun süre sessiz kalmasıyla sonuçlanmıştır. Bu noktada dikkate değer çalışmalar, sayıları azalsa da Güneydoğu Bölgesinde varlığını sürdüren medreseler ile Karadeniz’de sürdürülen Ku’ran Kursu hareketidir.

Yer altına çekilen tarikatları, etkisizleştirilmiş medreseleri ve Kuran kursları hareketlerini hesaba katmasak dikkate alınacak bir hareket olmamıştır. Dini eğitimin legal alandan çıkıp yer altına inmesi bir taraftan ehil olmayan insanların önderlik etmesine, diğer yandan da İslam düşüncesinin entelektüel boyutunun zayıflamasına yol açmıştır. Bu yozlaşma İslam adına garip anlayışların ortaya çıkmasına yol açmış ve yeni gelişen İslamcı kuşağın tepkisine neden olmuştur. İslamcı gençler, sadece ahrete dönük bir dini anlayışı reddedip, dünyadaki ekonomik ve sosyal sömürü düzeniyle hesaplaşan bir din anlayışını benimsiyor ve onun temsilciliğini yapıyorlardı. Kur’an kavramlarını yeni bir gözlükle ve anlayışla okuyor, kavramların her çağda o çağın gereksinimleri göz önüne alınarak yeniden yorumlanması gerektiğini savunuyorlardı.

İslam düşüncesindeki asıl sıçrama için 1980’li yılları beklemek gerekmiştir. 1980’li yıllara kadar geleneksel- tasavvufi bir çizgide var olan-var olmasına izin verilen- dini anlayış, dünyadaki gelişmelerin de etkisiyle daha devrimci bir çizgiye geldi. Bu arada 12 Eylül Askeri darbesiyle sol ve sağ düşünce üzerine indirilen darbe bir ideoloji olarak bu düşüncelerden yorulan gençler için uygun bir ortam hazırlamış oldu.

İslam düşüncesinin gelişiminde etkili olan temel faktörlerden biri de tek parti döneminin sona erip çok partili döneme geçişin yarattığı görece özgürlük ortamıdır. Şurası bir gerçek ki, CHP’nin yürüttüğü inkarcı din politikası ve bu arada dinin temel sembollerinden biri olan ezanın Türkçeleştirilmesi projesi halkta büyük bir tepkiye yol açtı. DP’nin 1950 seçimlerinden zaferle çıkmasının altında hiç şüphesiz CHP’ne duyulan öfkenin büyük etkisi vardır.

Tercüme faaliyetleri ile diğer İslam ülkelerindeki birikimin Türkiye’ye aktarılmasının Türkiye’de İslam düşüncesine katkısını ayrıca ele alıp incelemek gerekir. Şurası bir gerçek ki, yeni kurulan ve yükselen medeniyetlerin arka planında büyük bir tercüme faaliyeti vardır. İslam düşüncesinin ve bilimini yükselişinde Beyt-ül Hikme denilen Hikmet evinde yürütülen tercüme faaliyetlerinin etkisi büyüktür. Aynı şekilde Batı’da Rönesans ve Reform dönemlerinin ortaya çıkmasında İslam dünyasından aktarılan bilginin büyük katkısı vardır.

İslam düşüncesindeki değişimin asıl yansımalarından biri de politik alanda oldu. İslamcılar karşılaştıkları her sorunun kökeninde güçlü devletlerin olduğu ön bilgisinden hareketle, devletin toplumsal değişimdeki rolünü keşfettiler. O zaman yapılacak şey bu güçlü aygıtı ele geçirerek istenilen projeleri hayata geçirmektir.

Göç olgusunun etkisiyle şehir nüfusunun artması sonucunda yaşanan hareketlilik büyük demografik ve sosyal sonuçlar doğurmuştur. Özellikle büyük şehirlerde gelişen İslami hareketlerin motor gücü göç sonucunda şehirlere yerleşen dindar ailelerin çocuklarıydı. Bu çocuklar hem dinlerini yaşamak, hem de modern hayatın bütün imkanlarından yararlanmayı hedefliyorlardı. Amaçlarına çok geçmeden eğitim, ekonomik, siyaset vb. hayatın her alanında ulaşmaya başladılar. Onlar başarılı oldukça sistemin köşe başlarını tutan elitlerin imkanları azalmaya başladı. İşte 28 Şubatı bu gözle yeniden okumak gerekir. İşin aslı elitlerin elindeki imkanları kaybetme korkusuyla, yeni gelişen ve kendilerinden donanım olarak daha güçlü olan bu sınıfı askeri ve yargıyı kullanarak etkisiz hale getirmekti.

1990’lar sonrası yavaş yavaş mesafeli bakılan demokrasi, insan hakları, çoğulculuk, sivil toplum, kadın hakları vb. konular İslamcıların gündemine girmeye başlamıştır.

Özellikle Üniversitelerde başlayan türban eylemleri ve ardından gerçekleşen 28 Şubat süreci İslami kesimin değer verdiği kavramları tekrar gözden geçirmeleri ile sonuçlandı. Böylece iki temel kavram, devlet ve Batı kavramları yeniden yorumlandı ve değişime uğradı. Bu eleştirel tutum sonrasında devlete daha eleştirel, batıya ise daha yumuşak bir yaklaşım egemen oldu. Aynı sürecin etkisiyle düşman ve öteki olarak algılanan batı, karşısındaki eleştirel katı tutumun yumuşamasıyla birlikte, İslamcılar, bir batı projesi olan AB karşısındaki eleştirel tutumunu da büyük ölçüde değiştirdiler. Bu tutum değişikliği İslamcılara karşı batı değerlerini savunan ulusalcı-Kemalist bloğu Batı karşıtlığına iterken; aynı süreç İslamcıları evrensel değerlerle bütünleşerek içinde yaşadıkları vesayet düzenini değiştirecek bir süreç olarak AB’ni desteklemeye yöneltti.

Siyasi dönüşümü değil toplumsal dönüşümü hedefleyen modern cemaatçı bir yapı ortaya çıktı. Bu aşamada siyaseti değil toplumsal değişimi ön plana çıkaran ve “altın nesil” oluşturmaya çalışan Gülen grubunun etkinleşmesi şaşırtıcı değildir. Gülen özellikle 1980’den itibaren dünyada yeni bir döneme gelindiğini ve bu dönemde eğitim, medya ve ekonominin belirleyici olacağını öngörmüştü. Bu yüzden cemaat bütün enerjisini bu alanlara aktardı. Dershaneler, okullar, medya ve finans kurumlarının kurulması hep bu anlayışın ürünleriydi.

Hılf’ul Fudul, Medine Vesikası, Veda Hutbesi gibi kavramlar çok kültürlü siyasi anlayışlar için yeniden yorumlandı. Hz. Peygamberin gençlik dönemlerinde haksızlıkları önlemek için katıldığı bir kuruluş olan Hılf’ul Fudul; çağdaş anlamda yeniden yorumlanarak, hangi dönemde yaşarsa yaşasın Müslümanların haksızlıkları ortadan kaldırmak için, Müslüman olup olmamasına bakılmaksızın çeşitli toplumsal kesimlerle bir araya gelebileceği şeklinde yorumlandı. Hiç şüphesiz bu yorum sadece yeni bir yaklaşım getirmiyor, aynı zamanda tarihte kalmış bir uygulamayı da yeniden canlandırıyordu. Aynı şekilde Hamidullah’a göre tarihte yazılı ilk anayasa örneği olan Medine Vesikası da, değişik dini ve felsefi görüşlere sahip toplulukların barış içinde bir arada yaşamalarının yolunu açan bir belge olarak yeniden yorumlandı.

Modern düşüncenin büyülü dünyasıyla karşılaşan İslam toplumlarında “neden biz onlar gibi değiliz?” sorusu ortaya çıktı. İslam toplumlarındaki fikir akımları büyük ölçüde bu sorunun gölgesi altında geliştir. Batıcılık akımı, Batının kültürel ve sosyal değerlerini benimsemeden modernleşilemeyeceği tezinden hareketle radikal bir batılılaşma modeli önerdi. Türkçülük akımı yerel değerleri öne çıkarmakla birlikte, bir düşünce sistemi olarak batılı değerlerle çelişik durumda değildi. İslamcılık akımı ise Batı karşısında iki farklı değerlendirme tarzına sahipti

1)Said Halim Paşa gibi İslamcılar, batının bilim, teknik, felsefe ve kültürüyle bir bütün olduğunu, bundan dolayı batının bilimi ile kendi kültürel değerlerimizin harmanlanması yönündeki düşünceye karşı çıkmışlardır. Batının bilim ve tekniğini üretmek için felsefi alt yapısına sahip olunması gerektiği fikri kolayca yabana atılacak bir düşünce değildir.

2)Mehmet Akif gibi İslamcılar ise batının bilimi ile İslam ahlakının harmanlanması sonucunda istenen gelişmenin sağlanabileceğini düşünüyordu. Tayyip Erdoğan’ın bu gelenekten gelen siyaset adamı olduğunu vurgulamakta yarar var. Batı karşısında içine düşülen bu çıkmazdan belki de Perviz Mansur’un yaklaşımıyla kurtulabilirdik. Perviz Mansur’a göre “ İslam kendi toplum kültürünün modernleşmesini kendi norm ve değerleriyle harekete geçirebilse ve egemen olabilseydi, kültürel yozlaşmanın bir öğesi olarak düşünülmeyecekti.”(İslam ve Batı, Perviz Mansur, İnsan yayınları, 1990)

Türkiye’deki İslam düşüncesinin gelişiminde MNP ve onun devamı olan siyasal hareketler siyaset; İmam-hatip okulları, Kur’an kursları, medreseler eğitim; finans kuruluşları ve çoğu başarısız olsa da çok ortaklı şirket deneyimlerinin ekonomik alanda büyük katkıları oldu.

Modernitenin imkanlarını sonuna kadar kullanan Müslümanların nereye varacakları konusu çağdaş islam düşüncesinin en önemli sorunlarından biridir. Ekonomik hayata katılan, iktidarı ele geçiren ve zenginleşen Müslümanların yaşadıkları tecrübeden nasıl bir sonuç çıkaracakları merak konusudur. İslam düşüncesinin geleceğini de büyük ölçüde bu soruya verilecek cevapla ilgilidir. Umulur ki, İslam, modern dönemde içine düştüğü siyasal ve entelektüel bunalımdan, kendi geleneğini ve birikimini kullanarak ve insanlık için yeni bir umut oluşturarak çıksın

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr