• BIST 109.330
  • Altın 155,894
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • İstanbul 15 °C
  • Adıyaman 12 °C
  • Ankara 11 °C

Devlet Millet Kaynaşması Ve Ak Parti İktidarı

Y.YAVUZYILMAZ
İmparatorluk bakiyesi olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, siyasal kimliğini laiklik ve milliyetçilik temeli üzerine inşa etmiştir. Buradaki temel sorun imparatorluğun dini ve etnik bakımdan çoğulcu yapısından, etnik ve dini bakımdan türdeş bir topluluk üretmenin yarattığı gerilimdir. Bu gerilim Türkiye Cumhuriyetinin siyasal ve kültürel gelişimine damgasını vurmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti bir ulus-devlet olarak inşa edilirken, önüne çıkan temel sorunlar dini ve etnik çeşitlilik sorunudur. Bilindiği gibi ulus-devletler,özellikle 20.yüzyılın ilk yarısında inşa edilirken,dini ve etnik çeşitliliği bir tehdit olarak algılamıştır. Bu yüzden ulus –devletler içindeki etnik çeşitliliği eritmek için değişik düzeyde önlemler almıştır.
 
Bu gerçeği İttihat ve Terakki’nin iktidara geldiği 1912’den itibaren başlayan ve Cumhuriyet döneminde de devam eden etnik ve dini politikalarda gözlemlemek mümkündür. Sadece Tehcir öncesi 1.5 milyon çıvarında olan Ermeni nüfusunun uygulanan politikalar neticesinde bugün diğer unsurlarla beraber 70 binin altında olduğunu belirtmek yeterli olacaktır.

Türkiye cumhuriyetinin kurucu iradesi din sorununu laiklik temelinde, etnik sorunu ise milliyetçilik temelinde çözmeye çalışmıştır. 1920’lerin milliyetçiliğinin yer yer faşizmi çağrıştıran uygulamalar içerdiğini biliyoruz. Dönemim bıyık şekillerinde bile Türk bürokrasinin Alman ve İtalyan faşizminden ne kadar derinden etkilediğini görmek mümkündür. Din sorununu Diyanet İşleri Başkanlığı temelinde tanımlanmış devlete bağlı bir Sünni anlayışla temellendirmeye çalışan kurucu irade, Kürt sorununu ise daha sonraları çıkacak olan isyanları tetikleyecek asimilasyoncu politikalarla çözmeye çalışmıştır.

Şerif Mardin’in haklı olarak belirttiği gibi, Kemalizm halkın ilişkilerini sürdüreceği ve İslamın yerini tutacak moral değerler oluşturmada yetersiz kalmıştır. Bu durum doğal olarak yapılan inkılapların seçkinlerle sınırlı kalmasını sonucunu doğurmuş, halk gündelik hayatını geleneksel olarak İslamdan devraldığı ahlak değerleri üzerinden sürdürmüştür.

Kemalizm’in din ve milliyetçilik politikası büyük ölçüde Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp tarafından formüle edilmiştir. Belirtmek gerekir ki, daha etkili olan Ziya Gökalp’in “Türkleşmek- İslamlaşmak- Muasırlaşmak” şeklinde ifade ettiği sentezci yöntem değil; Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesinde vurguladığı, Osmanlıcılık ve İslamcılık düşüncesine karşı Türkçülüğü savunduğu fikir olmuştur.

Ziya Gökalp etkilendiği E.Durkheim gibi millet secüler temel üzerinde yeniden tanımlamaya girişti. Etnik çoğulculuğu tehdit olarak gören bu tanımlamaya göre en büyük sorun alanını Kürtler oluşturuyordu. Türk Tarih Kurumunun kurulmasıyla oluşturulan Türk tarih tezi, Kürtlerin Türk olduğu, ilkel bir topluluk olduğu, Kürt diye bağımsız bir topluluğun olmadığı, Kürtçe diye bir dilin olmadığı ispatlanmaya çalışıldı. Benzer uygulama din üzerinden de yürütüldü; dinin temel kavramlarına semantik müdahaleler yapılarak devletin uygulamalarını onaylayan bir şekilde yeniden tanımlandı. Türkiye Cumhuriyetinin 27 yıllık Tek Parti Dönemi laiklik uygulamaları ateizme, milliyetçilik uygulamaları da ırkçılığa varacak şekilde ortaya çıktı.

Kurulan İslam devletlerinde ülke isminin etnik göndermede bulunduğu tek ülke Türkiye’dir. Elbette sorunlar isimden ziyade özellikle Tek Parti Döneminde uygulanan politikalarla ortaya çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin laikleşmesi ve milliyetçi bir devlet olarak örgütlenmesi çalışmaları at başı gitmiştir. Türk milliyetçiliğinin kuruluşunda ilk çalışmaların dil üzerinden yürütülmesi anlamlıdır. Çünkü imparatorluk ve din dili olarak yürürlükteki Arapçanın yerine, ulus dilinin ikame edilmesi gerekir. Dildeki arındırma çabaları sadece Arapça ve farsça sözcüklerin atılmasıyla sonuçlanmadı aynı zamanda dili büyük ölçüde fakirleştirdi. Dili fakirleşen bir ülkenin entelektüel fakirliği de doğal olarak artacaktı.

Çeşitliliğin yok edilmesi ile birlikte Türkiye’de birlikte yaşana kültürüne büyük darbe indirildi. Bugün Müslüman ülkeler arasında azınlıklara en az hoşgörülü olan ülke maalesef Türkiye’dir. Gerek göç ,gerek tehcir,gerekse mübadele yoluyla oluşturulmaya çalışılan türdeş yapı çalışmaları sonuç olarak Türkiye’nin  hem sanat alanındaki verimliliği azalttı, hem de birlikte yaşama kültürünü büyük ölçüde ortadan kaldırdı.

Bugün çeşitli düzlemlerde ortaya çıkan sancılar bu dönem uygulamaları sonucudur. Halkta taban bulamayan bu tür uygulamaları korumak üzere ortaya çıkan darbe geleneği ise 1960 darbesinden 28 Şubat darbesine kadar gelen toplum mühendisliği çalışmalarına yol açmıştır. 1960’da kurulan askeri vesayet kurumlarının sürekliliği ve sivil siyaset üzerindeki denetleyiciliği, halkta gerekli karşılığı bulamayan sistemi asker ve hukuk eliyle korumaya dönüktür.

Nitekim 2002 yılından itibaren Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde en büyük engeli ordu ve hukuk bürokrasisi oluşturmuştur. Ancak bütün engelleme gayretlerine karşı askeri ve hukuk bürokrasisi gelişen Türkiye’nin yeni siyasal aktörleri karşısında fazla direnç gösteremedi. Ak Partinin önceki iktidarlarda görünmeyen derecede demokrasi konusunda direnç göstermesi halkta sürekli karşılığını buldu. Bu durum ümidini seçim sonuçlarına bağlayan vesayetçi güçlerin direncini iyice kırdı.

Ak Partinin laiklik konusuna getirdiği özgürlükçü yorum, yıllardır başörtüsü yasağını kaldırması, kapanan İmam-Hatip liselerinin açılması,Kuran Kursları önüne konulan engellerin kaldırılması dindar kesimde; çözüm sürecini başlatarak bir dizi değişiklik yapması Kürtler arasında yüksek bir temsil oranında kalmasını sağladı. Gelinen noktada Türkiye’nin her tarafından oy alabilen tek parti durumundadır ve bu durum onun sorumluluğunu daha çok artırmaktadır. Elbette yapılacak çok daha iş vardır. Ancak Türkiye’nin demokratikleştirilmesi konusunda MHP,CHP ve BDP Ak Partinin çok gerisinde bir düzeyi temsil etmektedir.

PKK’nın gerek çocukları zorla dağa çıkarması gerekse Hüda-Par’a karşı yürüttüğü kaçırma eylemlerine karşı oluşan tepki, Kürtler arasında kuşkusuz daha yüksek sesle sorgulanmaya devam edecektir. PKK’nın siyaset tarzını devletin olumsuzlukları üzerinden meşrulaştırma çabaları artık sorgulanmaktadır ve bu sorgulama Kürt siyasetinin geleceğinde kritik bir rol oynayacak.

Sonuç olarak PKK ve BDP ekseninde yürütülen süreçte PKK’nın baskıcı tavrından Kürt halkının önemli bir kısmı rahatsızdır. Özellikle zorla dağa kaçırılan çocukların durumuna karşı Kürt annelerin başlattığı direniş önemsenmelidir. Devlet ve PKK arasında yürütülen süreç daha açık ve şeffaf bir tarzda yürütülmeli ve Kürtlerin isteklerinin sadece PKK-BDP ekseniyle sınırlı olmadığı gerçeği gözden uzak tutulmamalıdır.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr