• BIST 104.123
  • Altın 145,971
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • İstanbul 19 °C
  • Adıyaman 15 °C
  • Ankara 7 °C

Faruki'nin “bilginin İslamileştirilmesi”nde Cevaplamaya Çalıştığı Temel

Y.YAVUZYILMAZ

  XVI. yüzyıldan itibaren Rönesans ve Reform hareketleri ile birlikte Batı dünyası bilim ve felsefe alanında İslam dünyasına karşı üstünlük kurmaya başladı. Aynı dönemlerde İslam, ortaya çıktığı yaratıcı gücünü giderek kaybetmeye, bilim ve felsefe alanında üstünlüğünü yitirmeye başladı. Gerileme sadece bilim ve felsefe alanında değil, askeri ve siyasi alanda da tüm çıplaklığı ile görülmeye başlandı. Ortaya çıktığı tarihten itibaren tüm dünyaya öncülük eden, bir kabileden dünyaya hükmeden bir devlet çıkaran yaratıcı irade tarihteki öncü gücünü giderek kaybetmeye başladı.

 Batı, bilim ve düşünce alanında birbiri artına önemli atılımlar yaparken, İslam dünyasının en önemli gücü olan Osmanlı Devleti, özellikle XVIII. Yüzyıldan itibaren Batı karşısındaki askeri ve siyasi üstünlüğünü kaybetmeye başladı. Osmanlı aydın ve yöneticileri yenilginin kökenlerini bilim ve düşünce alanında aramaktan ziyade, askeri ve siyasi yönden problemi çözmeye çalıştılar. Bu arayışın doğal sonucu olarak Osmanlı'daki batılılaşma hareketlerinin askeri ve siyasi alanda başlaması şaşırtıcı olmamalıdır. Ancak bütün bu batılılaşma çabaları Osmanlı'yı çöküşten kurtarmaya yetmediği gibi, Batı karşısında İslam dünyasının geri kalmasına da son veremedi.

XIX. Yüzyılın başlarından itibaren ortaya çıkan, öncülüğünü Cemaleddin Afgani ve öğrencisi Muhammed Abduh'un yaptığı daha sonra Mısır'da Reşit Rıza, Pakistan'da Muhammed İkbal, Fazlurrahman ve Mevdudi, Türkiye'de Mehmet Akif ve Said Nursi, İran'da Ali Şeraiti gibi aydın ve entelektüellerin yürüttüğü, İslam'ı sosyo-kültürel hayatı tüm yönleriyle kucaklayan bir sistem olarak algılayan İslami düşünce hareketi, Batı medeniyeti ve onun ürettiği bilgi sisteminin değerlendirilmesi ve İslam dünyasını içine düştüğü olumsuz durumdan kurtulması için çaba harcamaya başladılar. XIX. Yüzyıldan itibaren başlayan bu hareketin Batı karşısındaki tavrını üçe ayırmak mümkündür.                                                                                          

1) Batıyı tümüyle reddeden ve İslam'ın Batı dünyasından alacağı hiçbir artı değerin olmadığını savunan radikal hareketler.

2) Batılılaşmayı tek mümkün çıkış yolu olarak gören modernist İslamcılar.

3) Batılılaşmaya kültürel anlamda karşı çıkmakla birlikte, Batının geliştirdiği özellikle bilimden ve teknolojiden yararlanılması gerektiğini savunan eklektik İslamcılar.

Yukarıdaki ayırımın temel çıkış noktası, bilimsel bilginin onu üreten kültürel çerçeveden ayırt edilip edilemeyeceği sorunudur. Bilim felsefesinin de en önemli sorunu olan bilimin kültürle olan veya reddedilen bağıntısı, İslamcı düşünürlerinde batıyı anlama ve değerlendirme konusunda kendi aralarında bölünmeye yol açmıştır.

Bu noktada en çok tartışılan 'Bilgininin İslamileştirilmesi' tezini sitemleştiren İsmail Raci Faruki'nin görüşleri olmuştur. Faruki, akıl ile vahyin ya da din ile bilimim arasında farklılığın olmadığı kanaatindedir. “ Ümmetin fikri gelişme tarihinin en hazin yönü vahiy ile aklın birbirine yabancılaşmasıdır… Vahiy ile aklı birbirinden ayırmak kabul edilebilir bir şey değildir.” (1) Faruki'ye göre Müslümanların Batı dünyasında üretilen bilimsel bilgilerden yararlanmasında hiçbir sakınca yoktur. Ona göre bilginin İslamileştirilmesi için atılması gereken adımlar şunlardır:

1) Modern disiplinleri iyice öğrenmek.

2) Disiplin araştırması.

3)İslami birikimi iyice öğrenmek: Antoloji.

4) İslami birikimi iyice öğrenmek: Tahlil.

5)İslami disiplinlere özel ilginin kurulması.

6)Modern disiplinin eleştirilerek değerlendirilmesi.

7)İslami birikimin eleştirilerek değerlendirilmesi.

8)Ümmetin belli başlı sorunları soruşturması.

9)İnsanlığın sorunları soruşturması.

10)Yapıcı tahlil ve terkip.

11)Disiplinleri İslami çerçeve içinde yeniden değerlendirmek.

12)İslamileştirilmiş bilginin yayılması.(2)

 Bu çalışmalar sonucunda varılacak nokta şurasıdır: bilgi hangi kültürel çevrede ve hangi araçlarla üretilirse üretilsin, İslam dünyasına aktarılabilir ve İslamileştirilebilir.

Faruki'nin 'Bilginin İslamileştirilmesi' tezine karşı Nakıb el-Attas ve Seyyid Hüseyin Nasr gibi düşünürler önemli eleştiriler yapmışlardır. Nakıb el- Attas'a göre Müslümanların zihinlerine yerleşen karmaşık kavramlar onların zihinlerini bulandırmakta ve Allah'ın halifesi olma görevlerini ihmal etmektedirler. Attas'a göre bir Müslüman öncelikle yeryüzünde bulunma nedenini hatırlamalı, evreni ona göre okumalı ve anlamlandırmalıdır. Dolayısıyla Müslümanların kendi zihni tutumlarına uygun olmayan kavramlar kullanmaları onların zihinlerini bulandırmaktadır. Bu bulanıklık ancak İslam'a ait olmayan kavram örgüsünden kurtulup, İslam'ın kök paradigmasına ait kavramları düşünce sisteminin temeline yerleştirmekle giderilebilir.

Seyyid Hüseyin Nasr ise gelenekçilik düşüncesi ile Faruki'yi eleştirmiş önemli bir entelektüeldir. Halen ABD'de yaşayan ve çalışmalarına devam eden Nasr, batı biliminin değerden arınmış nötr bir alan olduğu fikrine karşı çıkar. Her olayda olduğu gibi biliminde bir zihniyet dünyası üzerine oturduğunu savunan Nasr'a göre temelindeki bu zihniyet formasyonunu kabul etmeden modern bilimin değerlendirilmesi mümkün değildir.

Aslında Faruki'nin tezi klasik İslam felsefecilerinden İbn Rüşd'ün din ile felsefe (Akıl ve vahiy) arasında kurduğu olumlu ilişkiyi hatırlatmaktadır. İbn Rüşd, felsefenin İslam dünyasına girmesiyle başlayan ve daha çok İbn Tevmiyye gibi selefi bilginlerin tavrında gözlemlediğimiz felsefe karşıtlığına şiddetle karşı çıkmıştır. Aynı zamanda büyük bir fıkıh bilgini olan İbn Rüşd, felsefe ile uğraşmanın zorunlu olduğunu Kur'an'nın ayetlerine dayanarak savunmaya çalışmış ve büyük ölçüde de başarılı olmuştur

İslam düşünce geleneğinde Gazali- İbn Rüşd tartışması olarak yankı bulan tartışma günümüze kadar gelmiştir. Ancak İslam düşünürlerinin kendi dışında üretilen bilim ve felsefeye genel anlamda hoşgörü ile baktıkları bilinmektedir.

İslamın ortaya çıktığı andan itibaren başlayan akıl-vahiy ve din-felsefe tartışmaları çeşitli aşamalardan geçerek XIX. Yüzyıldan itibaren kültür –medeniyet tartışmalarına dönüşmüştür. Tartışmanın odak noktası da Batı medeniyet havzasında üretilen bilim ve felsefeye nasıl bakılması gerektiği konusunda olmuştur. Tartışmaya Tanzimat döneminden itibaren çok sayıda bilim ve düşünce adamı katılmıştır. Tartışmaya katılan Mehmet Akif ve S.Halim Paşa'nın görüşleri Türk aydınlarının düşünceleri konusunda bir hayli aydınlatıcıdır.

Batının bilimi ile İslam'ın inanç değerleri ve Türk kültürünün uzlaştırılabileceğini savunan Akif'e göre, Batının ilim ve irfanını almak gereklidir. Bundan dolayı Türk gençliği için ideal bir prototip olarak düşündüğü Asım'ı Batıya gönderir. Görülüyor ki, Mehmet Akif modern zihnin ürettiği bilgi konusunda İsmail Raci el- Faruki ile paralel düşünmektedir.

Tartışmaya katılan aydınlardan biri olan S.Halim Paşa ise konu ile ilgili olarak Mehmet Akif'ten farklı düşünmektedir. Bilgi ve medeniyetin kültürel bir zemin üzerine oturduğunu düşünen Paşa'ya göre, batının felsefesini kabul etmeden, bu felsefi temel üzerine yükselen bilim ve teknolojiyi almaya çalışmak, sosyoloji ile zooloji arasındaki farkı görememek gibidir.

 Bilimsel bilginin onu üreten bilim adamı topluluğunun kültürel yapısından etkilenip etkilenmeyeceği sorunu Batı düşüncesinde de tartışılmıştır. R.Carnap ve H.Reichenbach gibi mantıkçı pozitivistlerin başını çektiği felsefeciler, bilimin kendine özgü otonom bir yapısı olduğunu, dolayısıyla bilim adamlarının kültürel özelliklerinden etkilenmeyeceğini savundular.

Buna karşılık T.Kuhn, bilimin onu üreten bilim adamları topluluğunun kültürel ve zihinsel yapısından etkilendiğini, dolayısıyla bilimin sağlıklı değerlendirilmesi için üzerinde yükseldiği kültürel çerçevenin de incelenmesi gerektiği üzerinde durdu.

İslam'ın klasik çağında başlayan vahiy dışında üretilen bilgiye nasıl bakılması gerektiği konusunu İslam düşünürleri kolaylıkla aşmışlardır. Bilindiği üzere İslam ortaya çıktığı andan itibaren büyük bir hızla yayılmaya başladı. Bu yayılma ve genişleme sırasında Müslümanların başka kültürlerde üretilen bilgiyle yüzleşmeleri, onları bu bilgileri değerlendirme konusunda düşünmeye zorlamıştır. Bilim ve felsefe konusunda ileri sürülen farklı görüşlere karşın, İslam düşünürlerinin ezici çoğunluğu bu bilgileri alıp kullanmışlar, yararlanmışlar ve geliştirmişlerdir. Müslümanların bilim ve felsefe ile bu kadar yoğun uğraşmalarının sebebi, Kur'an'ın insanları aklını kullanmaya zorlamasında aranmalıdır. Nitekim bir Müslüman muhatap olduğu Kur'an'ı ancak akılla anlayıp değerlendirebilir. Akli bilgiyi değerlendirme konusunda dikkat edilmesi gereken nokta, aklın vahiy karşısındaki konumudur. Müslüman bir zihne göre akıl, vahyin karşısında, üstünde ve ötesinde kendi başına bağımsız bilgi kaynağı değildir. Tersine akıl, vahyi anlamada bize yardımcı olacak en önemli bilgi kaynağıdır. Bu anlamda modern düşüncenin temelinde yer alan rasyonalizm ile Müslüman zihnin akıl anlayışı arasında önemli bir farklılık vardır. Akıl bilgi üretecek bir melekedir, ancak değer üretecek bir alan değildir. Çünkü aklın ürettiği bilgi ve değer vahye aykırı olduğunda, vahiy, aklı hatadan koruyacak yanılmaz bir bilgi olarak anlaşılmalıdır.

Büyük İslam düşünürü Gazali'nin de dediği gibi, akıl ilahiyat dışında reddedemeyeceğimiz bilgiler üretebilir. Bu bilgilerin kullanılmasında ancak şöyle bir sakıncadan bahsedilebilir. Cahil kimseler, bilim adamlarının ürettiği zorunlu bilgilere bakarak zannedebilirler ki, bunların ilahiyat hakkında söyledikleri de doğrudur. Oysa ilahiyat ve metafizik konuların doğruluk kaynağı vahiydir. İslam dünyasının yetiştirdiği seçkin entelektüellerin başında gelen Gazali'nin endişelerine hak vermemek mümkün değildir. Nitekim her çağda bilimi kullanarak dini aşağılama çabalarına rastlanmıştır. Darwin'in 'Evrim teorisi' konusunda süregelen tartışmayı da bu bağlamda ele almak gerekir.

Akıl ve vahiy arasındaki ayırımın kaynağı batı düşüncesinin geçirdiği tarihsel süreçte aranmalıdır. Çünkü batı gelişmesini dine karşı yaptığı ve önemli bir bedel ödediği mücadeleye borçludur. Batı tarihinde modern bilim ve felsefe kaynağını Descartes'ın düalizm felsefesinde bulur. Descartes'a göre madde ve ruh (Buna akıl ve vahiyde diyebiliriz) birbirinden bağımsız, birbirini etkilemeyen ama bir arada bulunan iki cevherdir. Bu anlayış bizi din ile bilimin birbirini etkilemeyen, birbirinden bağımsız, otonom iki alan olduğu fikrine götürür.

İslam ise din ve akıl arasında böyle bir ayırıma gitmez, çünkü aklıda dinide yaratan Allah'tır. O halde akıl-vahiy, din-bilim, madde-ruh arasındaki ayırım bir gerçekliğin ifadesi değil, evrendeki çokluk içinde birliği göremeyen, kendi başına yaratılışın bütün sırrını çözebileceği vehmine kapılan aklın yanılgısıdır.

Müslüman entelektüeller, Allah'a ve insanlara karşı olan sorumluluklarını unutmadan, aklı bir bilgi kaynağı olarak kabul edip, elde ettikleri bilgileri insanlığın yararına kullanacaklardır. Çünkü İslam Müslümanları yaptıkları her işte dikey olarak Allah'a, yatay olarak da diğer insanlara karşı sorumlu tutar. Daha doğrusu Müslüman bilim adamları insanlığa zarar verici boyutlarda bilimsel çalışmalara imza atamazlar.

1) Bilginin İslamileştirilmesi, İsmail R. Faruki, Risale yayınları,İstanbul, 2001s:52-53.         

2) Bilginin İslamileştirilmesi, İsmail R. Faruki, Risale yayınları,İstanbul, 2001s:85-97.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr