• BIST 75.585
  • Altın 129,059
  • Dolar 3,4240
  • Euro 3,6701
  • Adıyaman 6 °C
  • İstanbul 9 °C
  • Ankara 2 °C

Fazlur Rahman Ve Yetiştiği Ortam

Fazlur Rahman Ve Yetiştiği Ortam
Rahmetli Fazlur Rahman sorunlara ne geleneğin içinden hareketle çözüm arıyordu ne de salt modernistti. Başka bir deyişle ne Batıcı manada bir modernistti ne de gelenekçiler gibi kendi içine kapalıydı. Fazlur Rahman’ı ortaya çıkaran iklime bakıldığında, pratik ihtiyaçların Fazlur Rahman’ı doğurduğunu söyleyebiliriz.
1947 yılında Pakistan Devleti’nin kurulmuş olması İslam dünyasında yepyeni bir hadiseydi; 1400 yıllık İslam tarihinde ilk defa Müslümanlar, “kurucu ideolojileri İslam olan modern bir ulus devlet” kuruyorlardı. Hindulardan ayrılacaklardı fakat Hindulardan ayrılmalarını gerektiren makul bir temel yoktu; tarih, coğrafya, dil, gelenekler, örfler, ırk, her şey aynıydı; ayrı oldukları tek şey dinleriydi. İngilizler de bu bölgede bir devlet kurmak istiyorlardı. Mustafa Kemal’in derin etkisinde olan Muhammed Cinnah –ki sigarayı dahi onun tarzında parmakları arasında tutuyordu- ve o çizgide olanların da gönlünde bu ideal vardı. Aydınlanma’nın tarihsel kategorisi olarak ortaya çıkmış olan bütün aydınların büyük ideali, modern zamanlarda bir ulus devlete sahip olmaktır; çünkü kuracakları devletin iktidar eliti olma eğilimindedirler. Bu ideal din, mezhep, etnisite veya bölge temelli her ulusal harekette gözlenir, bu yüzden genellikle ulus devlet ideolojilerinin taşıyıcıları halk/lar değil, ayrınlardır. Bu yönüyle devlet, biraz da aydınların ütopyaasıdır. Tabii, yeni kurulmuş bir devletin pratik bir takım ihtiyaçları söz konusu olacaktır, bizzarure modern dünyaya uyum sağlamak durumundadır. Eğitimden ceza hukukuna, güvenlik sorunlarından sosyal güvenlik meselelerine veya ekonomiye varıncaya kadar, sorunlara hemen cevap bulunması icap eder.
Fazlur Rahman, bu çereçevede ortaya çıkmış bulunan pratik bir ihtiyacın sonucu olarak düşüncesini formüle eder. Diğer yandan büyük İslam alimi Ebu’l A’la Mevdudi ve sonradan İslam hidayetine dahil olan Muhammed Esed ile aralarında önemli görüş ayrılıkları vardı. Muhammed Esed, Pakistan anayasasının hazırlanmasında görevli olarak Pakistan’a gelince, Cinnah ve Fazlur Rahman’ın ekibiyle çok zengin ve derinlemesine tartışmalara girer. Muhammed Esed ve Mevdudi’yle aynı tarafta olanlar: “Biz modern bir anayasayı olduğu gibi alıp içini İslami malzemeyle -ayetle, hadisle veya fıkıh mirasından devşireceğimiz malzemelerle- dolduracak olursak, bu, ne Müslümanların anayasası ne de Müslüman bir toplumun kendi içinde akdettiği bir sözleşme olur. Böyle bir anayasa ile, modern ve Müslümanlığa ait olmayan bir toplum ortaya çıkaracaktır. Siz anayasayı hafife almayın, metin dönüştürür” diyorlardı. Diğer tarafın işi acildi ve tek sorun, modern anayasanın Müslümanların zihinlerine nasıl uyarlanacağı konusuydu. Ancak bunlar Batı’da düşünülmüş, anayasalar, kurumlar, siyasi partiler, mekanizmalar geliştirilmiş ve hukukun içerisine dâhil edilmiş; yapılacak olan, bunları alıp İslamileştirmekten, İslami bir çerçeve içerisine oturtmaktan başka bir şey değildir.
Gerçek şu ki, bu sorunun temelinde entelektüel bir hakikat arayışının veya modern dünyada farklı ve yeni bir Müslüman toplum ortaya çıkarma kaygısının olduğu söylenemez. Nitekim Fazlur Rahman bütün bu çabasının, tarihe meraklı bir entelektüel arayış olmadığını, sadece var olan problemlere çözüm bulmak zorunda olduğunu belirtir. Aslında bu, masum bir şeydir; çünkü bir problem varsa, o probleme bir cevap vermek zorunluluğu da vardır. Ne var ki, O’nun ortaya koyduğu düşünme yöntemi ve düşüncesini üzerine oturttuğu kavramlar, İslam’ın dışında bir gelenekten devşirilme kavramlardır.  
Fazlur Rahman, kendisinden sonraki entelektüel camiayı, özellikle akademik çevreleri etkilemiş önemli bir zattır. Seyyid Kutup siyasi-İslami hareketler üzerinde; Hasan el Benna, toplumsal hareketler, cemaatler, tarikatlar üzerinde etki bırakırken, Fazlur Rahman’ın etkisi farklı olmuştur, daha kalıcı ve yerine göre daha tahripkârdır.
Fazlur Rahman’ın ilk hareket noktası şudur: “Evrende bir değişim vardır ve toplumsal hayat sürekli bir biçimde değişmektedir. Eğer bir toplum, değişimle karşı karşıya geldiğinde, bu değişimi yönetemez ve ortaya çıkan problemlere, doğru, uygun ve uygulanabilir çözümler bulamazsa, bağlandığı ideallerinden vazgeçmek zorunda kalır. Bu bir yoldur ve yapılması gereken, değişimi yönetmektir. Bir krizi nasıl az hasarla sonuçlansın diye yönetmek gerekirse, değişimi de yönetmek gerekir. Değişim karşısında paniğe kapılıp eskiye ve geleneğe kapanmamak gerekir. Değişimi paniğe kapılmadan yöneteceğiz ve sabit ideallerimizden hareketle bu dünya içerisinde kendimize bir yer bulmaya çalışacağız.”
Zengin bir bilgi ve enetlektüel birikime sahip olduğundan hiç kuşku duyulmayan Fazlur Rahman, İslam tarihini bir hallaç pamuğu gibi atıyor; fıkıhtan, kelamdan, tasavvuftan istediği malzemeyi toplayabiliyor. İslam’ın siyasi tarihini çok iyi biliyor, hadis konusunda inanılmaz zengin bilgisi ve kültürü var. Kullandığı anahtar terim usûldür. “Bütün mesele de burada toplanır”, diyor. Arapçada asıl ve usûl aynı kökten gelir; usûl kök demektir. Eğer bilgiyi bir ağaca benzetirsek, toprağın altındaki kök ve gövde asıl, dallar da usûldür, bunlar birbirine bağlıdır. Dolayısıyla eğer bir şeye usûl tatbik edeceksek bunu aslından ayırt etmek mümkün değildir. İslam geleneğinde bu bir sabitedir, bundan sarf-ı nazar edilmez. Bundan dolayı usûlcülerimiz ve fakihlerimiz, “usûl esasa mukaddemdir, hatta esastan da önemlidir; usulsüzlük vusulsüzlüktür” demişlerdir. Usûl, düşüncenin rehberidir.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr