• BIST 108.645
  • Altın 154,531
  • Dolar 3,8286
  • Euro 4,5258
  • İstanbul 14 °C
  • Adıyaman 10 °C
  • Ankara 1 °C

Gerçekler Kavranarak, Hakikat İse İnanılarak Bilinebilir

Ayhan ŞİMŞEK

Mevlana Celaleddin Rumi'nin Mesnevi’sinde şöyle bir hikâye geçer;

 Hintliler bir daha önce hiç görmedikleri bir fili halka göstermek için getirip karanlık bir ahıra kapattılar. Hayvanı görmek için o karanlık yere bir hayli adam toplandı. File ellerini sürmeye başladılar. Birisi eline filin hortumunu geçirdi:

- Fil bir oluğa benziyor, dedi. Başka biri filin kulağını yakaladı:

- Fil, yelpaze gibi bir hayvan, dedi. Filin ayağını yakalayan ise:

- Fil bir direğe benziyor, dedi.

Bir başkası da sırtına dokunmuştu:

- Fil, taht gibi, dedi.

Herkes filin neresine dokunduysa ona göre fili anlatmaya başladı. Herkesin elinde bir mum olsaydı, sözlerinde aykırılık kalmazdı.

Bu hikâyeyi okuduğumda bu "şaşkın" adamlara gülüp bir sonraki hikâyeye geçmiştim. Ama ne bu hikâye sıradan bir "hikâyeydi ne de anlatan kişi sıradan biriydi. Burada büyük insanlığa bir şey anlatılmak isteniyordu; gerçek ile hakikat ayrı şeylerdi.

File dokunan insanlar aslında ‘şaşkın’ falan değildi tam tersine akıllı kişilerdi ve cevapları de kendileri için doğru bir cevaptı. Çünkü genel-geçer kabul edilen doğrularla hareket etmişlerdi ve ilk tecrübelerinin ardından herkesin kabul edebileceği ve kendilerini içinde buldukları toplumun, kendilerine öğretmiş olduğu doğrularla hareket edip benzerlikler üzerinde hareket etmişlerdi.

Bugün bizim yaşadığımız da aslında tam olarak bu durumun tıpkısının aynısı. "İnançlı" olan toplumlar bile dünya sisteminin içine dâhil olmuş ve kabul edilebilir gerçekler çerçevesinde eğitilmişlerdir. Yeryüzünde sayamayacağımız kadar inanç, kültür ve yaşayışlar bulunmaktadır. Bu inanç, kültür ve yaşayışların kendileri için gerçekleri bulunmaktadır. Bu gerçekler uğruna insanlar, tüm inançların gerçek olarak kabul ettikleri "ölümü" bile göze alabilmektedir.

Üç semavi din olan Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam inancı için de durum aynıdır. "Elhamdülillah Müslüman’ım" diyen bizlerin hayatlarına baktığımız zaman, doğumdan ölüme kadar bir öğrenme içinde olduğumuzu görürüz. Bu öğrendiklerimiz kimi zaman öğretenler tarafından bile hor görülebiliyor. Önce hayatta kalmak sonra aç kalmamak sonra da iyi bir hayat yaşamak için insanlar bir döngü içine girerler. Bu döngü içinde ailenin, çevrenin, eğitim kurumlarının, devletin bize öğrettiği ‘gerçeklerle’ yaşarız. En fazla ve en iyi gerçeği öğrenenler de bu döngü içinde önde bulunurlar, toplum tarafından başarılı olarak kabul edilirler, kimi zaman manevi övgülerle kimi zaman da maddi övgülerle ödüllendirilirler. Çünkü hayata dair tüm gerçekleri almış ve başarıyla uygulamıştır.

Ve günün birinde bu gerçeklerle yaşayan insan kendi kendisine şöyle bir soru sorsa "bu yaşadıklarımız hakikat mi?" diye. Bunların hakikat olduğuna kendisini inandırabilir mi?

İnsanoğlu hayatını benzerlikler üzerine kurmuştur ve bu benzerlikler de doğadan yansımıştır. Dağ gibi adam, güneş gibi ışıl ışıl, ay gibi parlak, servi gibi boy, deniz gibi gözler. Bu  "gibi olan gibiler" öylesine hayatımıza dâhil olmuş ki, dağı, güneşi, ayı, serviyi, denizi, .. Unutup "gibi" olanları hayatımızın merkezine almışızdır. Aldığımız tüm eğitim ve öğretimlerle de bunu pekiştirmişizdir. Bu gerçekler hayatın bir parçası olmuştur. Çünkü gerçekler öğretilmiştir ve öğretiliyor. Peki, bu yaşadıklarımız hakikat mi?

Hakikate ne kadar yakınız? "İnançlı" bir kültür içinde yaşayanlar hakikat olgusuna uzak olmasa da hakikati unutmuşlardır. Sözde hakikatlere inanırlar ama gerçekte yaşadıkları kendilerine verilen gerçeklerdir. Gerçeklerin çokluğu karşısında hakikatin tek olması, hakikati bulamamanın önündeki engeldir, her tarafımız gerçekler tarafından sarmalanmış ve hayatımız bu gerçekler etrafında dönmektedir.

Hakikatin izafî ve mutlak ayrımları yapılmayınca, herkesin kendi öznel gerçeklikleri gündeme gelmekte, izafî hakikatler mutlak hakikat olarak sunulmakta, dogmatizme kapı aralanmaktadır. Öznel gerçeklikler mutlak hakikatle ilişkilendirilemediği için de hakikatin bilimsel bilgi teorisi ve pratikte kıstası yapılamamaktadır. Öznel gerçeklik üzerinden öznelliğe yönelinilmekte, nesnel gerçeklikteki gelişmeler, değişimler, dönüşümler görmezlikten gelinmekte ya da nesnel gerçeklik öznel gerçekliklere giydirilmeye çalışılmakta, öznel idealizme düşülmektedir.

Gerçekler kavranarak, hakikat ise inanılarak bilinebilir.

İlme’l-Yakîn: İlim ile bir şeyi bilmek ve tanımaktır. Bu bilgi kesinliği ispatlanmış olan bilgidir. Kesinliği delillerle ispat edilmeyen şeye bilgi denmez, malumat denir. Bilginin yakîn mertebesi kesin bilgidir.

Ayne’l-Yakîn: Gözle görerek bilmek anlamında bilginin ikinci mertebesidir. Gözle görme ve algılama yakîn mertebesinde olursa kesinlik ifade eder. Aksi takdirde göz yanılması gibi gerçek olmayan algılamalardır.

Hakka’l-Yakîn: Bir bilginin hakikatine erme hadisesidir. Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği olan bu mertebenin de çok mertebeleri vardır. Bu bilginin de yakîn mertebesine ulaşması ile kazanılan kesin bilgidir. Bu mertebe bilgiyi yaşama, hakikatine erme ve şüpheye yer bırakmadan işin doğrusunu anlama mertebesidir.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr