• BIST 106.239
  • Altın 161,321
  • Dolar 3,8713
  • Euro 4,5671
  • İstanbul 17 °C
  • Adıyaman 19 °C
  • Ankara 15 °C

Kale İçten Fethedilmiştir

Ayhan ŞİMŞEK

Hikaye, Masal, mesel, kıssa… Adına ne denilirse denilsin. İnsan, geçmişin birikimidir. İlk İnsan ve İlk Peygamber Hz. Adem’in yaratılışını ve yaşananları Kur’an-ı Kerim’de okuduğumuzda; bilmenin ve geçmişin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz. Allah’ın varlığının sonsuzluğu bir yerde meleklerin de sonsuzluğu demektir. Buna rağmen, Allah, İnsana hatırlamayı ve bilmeyi öğretti ve bu yetenekle donattıktan sonra İmtihan gibi bir sorumluluğu yükledi.

Hikaye ve hikaye anlatıcılığı kadim bir doğu geleneği olduğu gibi, bilgeliktir de. İşte öyle hikayeler vardır ki kaynağını ya da ilhamını Ayet ve hadislerden almış ve geçerliği süregelmiştir. Bu hikayelerden en önemlileri bana göre kuşkusuz Mevlana Celalledin Rumi’nin hikayeleridir. Bence bugün Milli Eğitim Bakanlığı bu hikayeleri kitapçık olarak okutmak ya da 100 temel eser arasında koymak yerine, bu işin bilgelerinden faydalanarak, okullarda öğrencilere tecrübe ve geleceğe hazırlama olarak öğretilmeli. Çünkü her bir hikaye insanı apayrı dünyalara sürükler nitelikte. Dışarıdaki düşmanlara karşı tedbir almak içeridekilere nisbetle daha kolaydır. Vücuttaki mikroplar gibi içimize sızmış düşmanları fark etmek, sahteyle hakikiyi ayırdetmek çok zordur. Altının hakikisiyle sahtesini ancak usta kuyumcu ayırdedebilir. Bunun için mihenk taşına ihtiyaç vardır. Orijinalin en büyük düşmanı aynı dış görünüme sahip sahte olanıdır. Sahteye aldanmamak, sahtekârların tuzağına düşmemek için ihtiyat, kiyâset ve firaset sahibi olmak gerekir. Malum özelinde İslam Dünyası genelinde de Ortadoğu Coğrafyası, karışıklığın ve düzensizliğin bitmediği yerler olmuştur. Peki, bunun bir sebebi yok mu? Gelin onu da toplumu içten yıkmak için ustaca planlanmış bir tuzak örneğini özet olarak Mevlânâ’nın Mesnevîsinden aktaralım:

Yahudiler içinde zalim, İsa düşmanı, Hristiyanları yakarak yok etmek isteyen bir kral vardı, ancak onun kadar zalim olunabilirdi. Bu kralın son derece kurnaz ve hilekâr bir de veziri vardı. Krala dedi ki; Hristiyanları yakıp öldürmede fayda yok. Onlar dinlerini senden gizleyip kurtulurlar. Din ve inanç misk ve öd ağacı değil ki kokusu çıksın. Kral vezire; peki ne yapalım? Dünyada gizli aşikâr bir tek Hristiyan bırakmamamın çaresi nedir? Diye sordu. Vezir de: Güya bana kızmış gözükerek işkence yapıyormuş gibi davran, sonra da idamıma hükmet, dört yol ağzında insanların huzurunda infaz edecekken birisi şefaatçi olup suçumun affı için senden ricada bulunsun. Sen de idam cezasını sürgüne çevir ve beni uzak bir yere, Hristiyanların arasına gönder. Ben onları nasıl kandıracağımı bilirim. Onlara derim ki; ben gizli bir Hristiyan’dım, kral benim Hristiyan olduğumu anladı, taassuptan dolayı canıma kast etmek istedi. İnancımı ondan gizlemeye çalıştımsa da muvaffak olamadım. İsa’nın ruhaniyeti imdadıma yetişmeseydi, kral canıma kastedecekti. Ben İsa için kendimi feda ederim, bunu da canıma minnet bilirim. Ben İsa’nın öğretilerine iyiden iyiye vakıfım. Ey halk! Devir İsa’nın devridir. Yahudi kralın zulmünden kurtulduk. Artık İsa’nın dininin sırlarını benden dinleyin.

Kral vezirin bu planını dinleyince ikna oldu ve onun dediklerini aynen uyguladı. Halk ise bu hileyi anlayamadı.

Planlandığı gibi kral bu hilekâr veziri Hristiyanların arasına uzak bir tarafa sürdü. İnancı uğruna idamı bile göze alan bu kahraman(!) onlara dinlerini anlatmaya başladı. Etrafında yüzbinlerce Hristiyan toplandı. Görünüşte onlara dinin hükümlerini anlatıyordu; fakat bu anlatış hakikatte onları avlamak için bir ıslık ve tuzaktı. Hıristiyanlar tamamıyla bu sahte kahramana gönül verdiler. Kalplerinin içine onun muhabbetini ektiler. Onu İsa’nın halifesi sandılar. O ise tek gözlü melun bir Deccaldi. Taklidci avâmı kandırmak kolay oldu. O kâfir vezir din nasihatçisi olarak hile ile badem helvasına sarımsak karıştırmıştı. Lâtif sözler söylemekte, gül sulu şeker şerbetine zehir katmaktaydı. Vezir kraldan altı ay ayrı kaldı. Bu müddet zarfında Hristiyanların sığınağı oldu. Halk dinini de gönlünü de ona ısmarladı. Onun emir ve hükmüne herkes can feda ediyordu. Vezir bu meyanda krala gizlice haber yolluyor, İsa’nın dinine fitneler soktuğunu söylüyordu.

On iki havariyi temsilen Hristiyanların on iki emiri vardı. Bu emirlerde o münafık vezire tabi olmuşlardı. Vezir ne derse hepsi de emrine amadeydi. Hilekâr vezir dini bozmak ve dindarları birbirine düşürmek için on iki emirden her birine dini farklı tanıtan birer tomar hazırlayıp verdi. Her bir tomarın yazısı başkaydı. Birinde neyi tavsiye ediyorsa ötekinde onun tersini söylüyordu. Başka bir hileye daha başvurdu. Vaaz ve nasihati bırakıp halvete girdi, tam kırk-elli gün halvette kaldı. Onun sohbetinden uzak kalanlar adeta deli divane oldular. Aralarına dönmesi için yalvarıp yakarıyorlardı. Vezir de kendisini naza çekiyor, yüce makamlara eriştiğini vehmettiriyordu. Ben bu halvetten çıkmayacağım, çünkü kalp ahvaliyle meşgulüm. İsa efendimiz bana böyle emretti. Ben bir bakıma öldüm. Yükümü dördüncü kat göğe ilettim. Bundan sonra dördüncü kat gök üstünde İsa’nın yanında duracağım, dedi.

Daha sonra on iki emirden her biri teker teker vezirin yanına vardılar. Zira onları ayrı ayrı huzuruna davet etmişti. Her birine: İsa dininde tanrı vekili ve benim halifem sensin dedi. Öteki emirler sana tabi olacaklardır. Sana tabi olmayanı ya öldür, ya hapset veya esir et, dedi. Fakat ben ölmedikçe reisliğe talip olma ve bunları kimseye de söyleme diye tembih etti. Her bir emire aynı şeyleri söyledi ve her birinin eline Mesih’in öğrettikleri diye ayrı tomarlar, notlar tutuşturdu. Vezir nihayet öldü. Halk onun ölümünü duyunca saçlarını yolarak, elbiselerini yırtarak mezarı başında toplandı. Mezarının toprağını başlarına serptiler. Bir ay sonra halk toparlanıp kendine gelince: “Ey ulular! Sizlerden o vezirin makamına oturacak kimdir? Elimizi, eteğimizi ona teslim edelim, dediler. Bunun üzerine o emirlerden birisi öne çıkıp şeyle dedi: İsa’nın halifesi, vezirin vekili benim. İşte vekil olduğumu gösteren belge, işte onun yazdığı tomar. Diğer emirler de aynı şekilde ortaya çıkıp tomarları göstererek emirlik iddiasında bulundu. Kılıçlar çekildi. Sarhoş filler gibi birbirlerine düştüler. Savaşta yüz binlerce Hristiyan öldü. Kesik başlardan adeta tepeler oluştu. Vezirin ektiği fitne yeşerdi. Sel gibi kanlar aktı ortalık toza dumana karıştı.

Şayet zalim kral Hristiyanları öldürmeye devam etseydi böyle bir netice elde edemezdi. Entrika ve hileyle dostlar düşman edilip, birbirlerine düşürüldüler. Yakılan fitne ateşinin içinde yandılar. Zalim kralın yakmasına gerek kalmadı. Kendini Allah yerine koyan firavun aptallık edip İsrailoğullarının doğan erkek çocuklarını öldürme yerine böyle bir hileye başvursaydı işi kolay çözer, saltanatını daha uzun sürdürebilirdi. Ama öyle veya böyle kader programı işler ve Allah’ın dediği olur. İnsanlar da yaptıklarıyla imtihan edilir, herkes kişiliğini ve kimliğini ortaya koymuş olur.

Mesnevi’den özetleyerek ve tasarrufta bulunarak aktardığımız bu tablo son derece uyarıcı ve ibretlik bir tablodur. Zira aynı entrika ve tuzaklar değişik tarz ve kişiler üzerinden servis edilebilir, böyle fert ve toplumlar kendi elleriyle kendilerini fitneye kurban edebilirler.

Kaleler içten fethedilmektedir. Bolca Truva Atları kullanılmaktadır. Kuzu postuna bürünmüş kurtlar, kuzuların arasına salınmaktadır. Timsah gözyaşları akıtılmaktadır. Sahnede tezgâhlanan oyun gerçek hayata baskın gelmektedir. Akif’in ifadesiyle; talimli edepsizler, idmanlı reziller sahnede boy göstermektedir. Yalan doğruya, sahte hakikiye galebe çalmaktadır.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr