• BIST 106.239
  • Altın 161,321
  • Dolar 3,8713
  • Euro 4,5671
  • İstanbul 17 °C
  • Adıyaman 19 °C
  • Ankara 15 °C

Kanigeni’de Çocukluk

İsmet YILMAZ

Hepimiz zaman zaman geçmişte yaşadıklarımıza özlem duyarız.  Yaşananlara takılıp kalmadıktan sonra bunda herhangi bir sorun yoktur.  Özellikle de kötü anlarımızı unutmak lâzım.  Yaşadığımız kötü tecrübeleri ısıtıp ısıtıp önümüze getirirsek kesinlikle mutlu olamayız.  Bu konuda sanırım en iyisini çocuklar yapıyor.  Çünkü üzüldüğü bir olayı çabucak unutup oynayıp zıplayıp eğlenebiliyorlar. 

Peki, genelde neleri unutamıyoruz?  Geçmişe dönüp baktığımızda daha çok çocukluk dönemine ait anılar gözümüzün önünde şekillenir.  Son yıllarda yaşadıklarımızdan çok az sahne zihnimizde canlanır. Çocukluk dönemine ait hatıraların daha çok akılda kalmasının nedeni ise ilk deneyimlerimizi o yaşlarda yaşamamızdır.  İlk sevmelerimiz, bize verilen ilk hediyeler, okulun ilk gün... Gibi.  Ondan sonraki yıllarda hatırlananlar ise genellikle alışık olmadığımız olaylardır. Yani insan yaşamı bir sistemin çalışması gibi sürüp giderken değişik bir olayla karşılaşırsa bu belleğinde yer edinir ve ilerde hatırlanır.

Ben de şöyle geçmişe dönüp baktığımda demin dediğim gibi daha çok çocukluk anıları gözümün önünde canlanıyor. Şu anki çocuklara göre ne kadar güzel bir çocukluk geçirmişiz. Neler yaşamadık ki Kanigeni’de?.  Neler öğrenmedik ki kozmopolitik mahallemizde? Her kesimden ne güzel arkadaşlıklarımız vardı. Haftanın birçok günü mahallede toplanıp formalarımızı giyip şu anki Baraj’ın yerinde olan Kahta Çayı’na ya Bahçey-i Bük’ten ya da Ebu Sadık’tan yürüyerek gider hep birlikte suya girerdik. Vınno’nun bahçesinin önünden geçmekten korkardık. Suya iyice girdikten sonra ya yanımızda getirdiğimizi bir şeyleri ya da yakaladığımız birkaç balığı yerdik. Elbette oradaki bahçelerin nimetlerinden de faydalanmayı ihmal etmezdik. Daha sonra kum çeken traktörlerin arkasına tutunarak o yokuşu çıkar yine evimize gelirdik. Gece geç saatlere kadar bazen birimizin evinin bir köşesinde oturur bazen de  çeşit çeşit oyunlar oynardık. Çadıre dik, laşko… O saatlerde en çok sevdiğimiz oyunlardı. E tabi komşunun bahçesinden aşırdığımız korukları ya da narları da unutmamak lazım.

Gündüzleri ise ödevlerimizi yaptıktan sonra oynamak için bir sürü zamanımız kalırdı. Genelimiz derslerinde başarılıydı. Biz aslında tabir yerindeyse “Finlandiya Eğitim Sistemi” ile yetiştik. Hem derslerimizden geri kalmıyorduk hem de çocukluğumuzu doyasıya yaşıyorduk.  Dahası birçoğumuz bölgemizde efsane olmuş Eşneçar’de Kur’an eğitimi de almayı da ihmal etmedi. Misket, hör, istop, top, çelik çomak… bir sürü oynar oradan buradan bulduğumuz tellerle hayalimizdeki araçları yapardık.  Bizim caddede top oynamak yürek isterdi. Çünkü rahmetli Ayzeri Xemşigi eline geçirdiği bütün topları patlatırdı. Ama yine de kendisine saygısızlık etmezdik. Her ne kadar  kendi aramızda ondan “Hüseyin Peyda” diye bahsetsek  de. Neredeyse her mahallenin birer futbol takımı ve takımın birer forması vardı. Şimdiki gibi semt sahalarımız yoktu ama boş arsalarımız çoktu. Her iki tarafa topladığımız taşlardan kale yapar,  oyunumuzu oynardık. Okuldan arta kalan harçlıklarımızla Ketüngilin kiralık bisikletlerine biner keyif çatardık. Mahallede kimin bisikleti vardı ki?

Ezan vakti gelince özellikle yaşlılarımız gruplar halinde Camiye Sofiya’ya gittiklerinde kapı önlerinde oturan annelerimiz, bacılarımız ayağa kalkıp yüzlerini çevirerek onlara saygı da kusur etmezlerdi. En güzeli de komşularımızla birlikte Ebu Sadık’a gidip orda yumurtalı köfte veya pilav yemenin keyfiydi. Oraya gelen bütün ailelerin birbirlerine tabaklarla yemek ikram etmeleri ne güzel bir gelenekti. Elbette Heso bize saldırır diye de çok korkardık. Hepimiz bir evin çocukları gibiydik. Kızlı erkekli hep beraber oynar hep beraber aynı sofraya otururduk. Yukarıdaki tepelerden kendimizi bıraktıktan sonra aşağıdaki havuzda suya girip serinlemeyi de ihmal etmezdik.

Birçoğumuz evinde ya bir inek ya da bir keçi beslerdi. Hayvanlarımızı toplayıp çay tarafında gitmediğimiz yer yoktu.  Zamanımız azsa mezarlığın arkasındaki tarlalara çoksa da otlardan yaptığımız şapkaları başımıza geçirip ta Kirkori’ye filan da giderdik. Bir taraftan hayvanlarımız otlanırken diğer taraftan yabani bakla toplardık, yer elması çıkarırdık, söğüt dalından yaptığımız düdüklere üflerdik,  bahar kuşlarını avlardık. Hiç unutmam nedense hep serhışıni (yeşilbaşlı kuş) avlardım. Perbeleke ( hasret kaldım. Bir defasında da pıtbpıti (küçücük bir kuş) avladım ancak hemen salıverdim. Biz bunları yaparken bazı arkadaşlarımızın çekirgelere ve kurbağalara çeşitli işkenceler yaptığına da maalesef şahit olurduk. Mevsim yaz olunca tarlalarda samanla uğraşan, sap toplayan, mercimek, nohut yolan, kergenin (bağbozumu) başına giden ya da sabahın köründe tütün kıran insanlarımızla karşılaşırdık. Topladığı çalı çırpıyı ya da sapı sırtına alıp evine kadar taşıyan annelerimizin ve bacılarımızın öpülesi elleri vardı. Hayvan sürüsünün arkasında bıraktığından tezek yapmak için adeta birbiriyle yarışan kadınlarımızı da unutmamak lazım…

Bizim için çarşıya gelmek Kemali Kıfire’nin dükkanına varmak demekti. Eski gazetecinin önünden kendimizi aşağıya bıraktığımız zaman çarşı her zamanki gibi kalabalık olur ve günümüzde olduğu gibi demircilerden adeta belli bir ritim dâhilinde sesler gelirdi. E tabi ki bugünkü nakliye araçları yerinde at arabaları vardı.  Eski hastaneye doğru yürüyünce 100. Yıl Parkı’nda mutlaka oturur, dinlenirdik. Serin yaz akşamlarında yazlık sinemada tahta sandalyelerde oturur ne güzel filmler izlerdik. En son filmimi kışlık sinemada izlesem de yazlık sinemanın keyfi başka olurdu. Para bulamadığımız zamanlarda yan taraftaki dükkanların üstüne tırmanır ordan görebildiğimiz kadarıyla film izlerdik.

 Eski Belediye’nin yanındaki parkta Kahta’nın bütün çocuklarıyla kavga etmeden oynardık. İkisi arasında bir kavga çıkarsa bu mahalle kavgasına dönüşürdü. Bu yüzden kimse bunu göze alamazdı. Salıncağın kopan zincirlerini kendi imkanlarımızla tamir ederdik. Ancak nedense hemen alt tarafında bulunan ilçenin tek kütüphanesine girip istediğimiz gibi kitaplara dokunmaktan hatta kitapları okumaktan çok korkardık. Belki de çalışanların hışmına uğramaktan çekiniyorduk.  Akşam üzeri sahaya gider Kahtaspor’un idmanlarını izlerdik.  Haci’nin, Ahmet’in, Uğur’un oyununa ve Kaleci  Mıçe’nin kurtarışlarına bayılırdık. Rahmetli Mejo’nun, Demir’in ve diğer güllerimizin de kıymetini bilirdik.

Görüldüğü gibi genellikle hep yaşadığımız güzel anları hatırlıyoruz. Demin dediğimiz gibi en güzeli de bu değil mi?

Mutlulukları hatırlayın ki mutlu kalasınız.

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr