• BIST 90.787
  • Altın 254,429
  • Dolar 5,8790
  • Euro 6,5887
  • İstanbul 26 °C
  • Adıyaman 28 °C
  • Ankara 20 °C

  MODERNİTE VE TASAVVUF YA DA  KOLTUKTA ZİKİR OLUR MU?

Y.YAVUZYILMAZ

Çağımız Müslümanlarının yaşadığı en önemli sorunlardan birisi de geleneksel-dini yaşam tarzı ile modern paradigmanın öngördüğü yaşam tarzının bir arada yürütülüp yürütülemeyeceği sorunudur.

Özellikle tasavvuf üzerinden yürütülecek bir araştırma sorunun ne denli karmaşık olduğu hakkında bilgi verecektir.

Bilindiği gibi irfan, aşk ve deruni düşünceyi temel alan tasavvuf kültürü; Kur’an ve sünnetten beslenen, zaman içinde değişik kültürlere ait tecrübelerden faydalanarak gelişen dini- felsefi düşünce ve yaşayış biçimidir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, tasavvuf kültürü ve bu kültür etrafında gelişerek sistemleşen anlayış tarih boyunca tartışma konusu olmuştur. Muhiddin ibn Arabi tasavvuf kültürünü felsefi bir sisteme dönüştürmüştür. O’nun aynı zamanda en büyük şeyh ve en büyük kafir olarak değerlendirilmesi tasavvuf düşüncesinin ne kadar farklı değerlendirildiğine örnektir. 

Özellikle epistemolojik anlamda tasavvufun bilgi kaynakları olan ilham, rüya, keşf ve sezgi kabul edilmelidir ki, objektif bilgi kaynakları değildir. Bu yüzden tasavvuf temelinde gelişen bilgi ve ahlak anlayışının İslam’la bağlantısı sürekli tartışma konusu olmuştur. Şunu öncelikle belirtmek gerekir ki, bir din olarak İslam’ın özünde irfani bir gelenek vardır. Bu irfani geleneği besleyen çok sayıda dini kavram vardır. Yinede tasavvufun bilgi, ahlak  ve yaşam anlayışının getirdiği problemler, tasavvufun ortaya çıktığı ilk dönemlerden itibaren tartışma konusu olmuştur. Şeriat ve hakikat denkleminde bazı mutasavvıfların hakikate ulaşıldığında şeriattan ve onun emirlerinden sorumlu olmadıkları düşüncesi Sünni tasavvuf ehlinin tepkisini çekmiştir. 

İslam alimleri bilgi kaynağı bakımından İslam dışına çıkma riski yüksek olan tasavvufi anlayışları İslam içinde tutabilmek için büyük gayret sarf etmişlerdir. Özellikle ilk dönem tasavvuf klasiklerine bakarsak bu anlayışın izlerini rahatça gözlemleyebiliriz. Tasavvuf klasiklerinden olan Kuşeyri’nin ‘Risalesi’ne ve Gazali’nin ‘İhya’sına bakacak olursak tasavvufun İslam içinde kalması için verdikleri mücadeleyi görebiliriz. Kuşeyri kendi zamanındaki çürümeyi şöyle anlatıyor. “ Tasavvuf yolunda bir duraklama ve gevşeme baş göstermiştir. Daha doğrusu bu yol hakiki manasıyla yok olup gitmiştir. Kendileriyle hidayete ulaşılan şeyhler vefat edip gitmiş, şeyhlerin gidişatına ve adetlerine tabi olan gençler azalmış, ‘vera’ kaybolmuş, ‘vera’ sergisi dürülmüş, tamah kuvvetlenmiş, ihtirasın kökleri ve bağları güçlenmiştir. Şeriata hürmet hissi kalplerden zail olmuştur. Dine karşı kayıtsızlığı, menfaat temin etmenin en güvenilir vasıtası olarak kabul eden zamanın sofuları, haram ile helal arasında fark görmez olmuşlar, dine ve din büyüklerine karşı saygısız olmayı, din haline getirmişlerdir. İbadet etmeyi hafife almışlar, namaz kılmayı ve oruç tutmayı basit bir şey saymışlar, gaflet meydanında at koşturmuşlar, nefsani arzularına kendilerini teslim etmişler, işlenmesi mahzurlu olan şeyleri hiç aldırmadan işlemişler; halktan, kadınlardan ve zalim devlet adamlarından temin ettikleri şeylerden hiç çekinmeden faydalanmışlardır” (1)

Anadolu topraklarında gelişen tasavvuf anlayışı kaynak itibarıyla eski Türk kültürü ve heterodoks İslam anlayışının karışımından beslenerek oluşmuştur. Bundan dolayı Türk tasavvuf kültürü diğer İslam ülkelerindeki anlayışlardan farklı bir seyir izlemiştir. Bugün Türkiye’de özellikle yatır ve türbe ziyareti şeklinde görülen törenlerin büyük ölçüde Türkiye’ye özgü tasavvuf anlayışından kaynaklandığını belirtmek gerekir. Her ne kadar Arabi, kişi nereye ibadet ederse etsin aslında Allah’a ibadet etmiştir; çünkü Allah’tan başka hiçbir şey yoktur dese de, buradaki ibadet anlayışı bir hayli problemlidir. Genel anlamda tasavvuf, İslam’daki Allah, ahiret, adalet, kader ve sorumluluk inancını zedeleyerek, yaşadığı dünyayı önemsemeyen, pasifist bir kişilik geliştirmesi gerekçesiyle eleştirilmiştir. Ayrıca şeyh ve mürit arasındaki kayıtsız şartsız itaat kültürü çok sayıda olumsuzluğu bünyesinde barındırır. Bu durum tasavvuf üzerinden giderek toplumu manipüle etme noktasında da kullanılabilir. Nitekim 28 Şubat sürecimde Ali Kalkancı özelinde Müslüman topluluk baskı altına alınmaya çalışılmıştır. Ali Kalkancı özel olarak eğitilmiş ve yapılmak istenen müdahale için uygun bir figür halinde piyasaya sürülmüştür. Geriye sadece keramet göstermesi kalmış bu zorlukta Çin’den ithal edilen ve Ali Kalkancı’nın saatine bağlanan bir düzenekle hareket eden postla giderilmiştir. 

Köyden kente göçün beraberinde getirdiği sosyolojik ve kültürel değişimler tasavvuf kültürü üzerinde de derin izler bırakmıştır. Mustafa Kutlu ‘Sır’ adlı hikaye kitabında tasavvuf kültüründeki değişmeleri eleştirel bir dille anlatır. ‘Sır’ adlı hikaye kitabın içindeki en çarpıcı hikayelerden birisidir. Bu hikâyede tesadüfen şeyh olan, bilgisi ve irfani derinliği sığ olan birinin, yaşadığı ortamı terk ederek şehre yerleşmesi sürecinde başından geçen traji komik serüven anlatılır. Hikayede ayrıca bu ilişkinin nasıl dünyevi kazanç uğruna kullanıldığını bütün çıplaklığı ile gösterilir. Yaşadığı bunca olumsuzluktan sonra özeleştiri yapan şeyhin sözleri oldukça dikkate değerdir.

“O gece bu partinin başkanı birkaç adamı ile birlikte gelip beni ziyaret edecekti.

Şöyle çıkıp bir tekkeyi dolaşıverdim. Tıpkı Hz. Muaviye ile Hz Ebu zer Gıfari’nin sarayı dolaştıkları gibi,

Bir hazırlık, bir hazırlık, dersin cennetten haber gelecek.

Bir boy aynasında kendimi gördüm.

Sarıklı, cübbeli, sakallı, heybetli bir adam.

Lakin artık gün görmemekten olacak çehresi iyice beyazlaşmış, yanakları pembeleşmiş.

Ellerime baktım, tombul tombul olmuş.

Aynada bakarken kendime, nasıl bir fütuhat olmuş ki, kalbimin içini de görüverdim.

Orada ne gördüm, onu burada söyleyemem. Hal ehli bilir.

Cübbemi çıkardım, yavaşça sarığımı yere koydum.

Tekkeden çıkıverdim.

Ardımdan “efendi sırroldu” demişler.

Kerametlerimi anlata anlata bitiremez olmuşlar. Öyle ki, bunlardan bir kısmını kitaplara yazıp, ciltleyip satar olmuşlar.

Lakin bütün bunlar fitneyi durduramamış.

Herkes birbirine soruyormuş: “ El kimde?”

Allah’tan korkmayıp “ El bende” diyenler olduğu gibi, bunu kabul etmeyenlerde olmuş.

Bizim bir tekkeden, birkaç tekke daha doğmuş.” (2)

Benzer şekilde Sevda Türküsev, ‘Muhafazakar Burjuva’ eserinde sınıf atlamış dindarların yaşam tarzlarını incelemektedir. Türküsev, geleneksel dini düşünceden ve yaşam tarzından kopamayan ancak zenginleşen dindarların yaşadıkları çarpıklıkları anlatıyor. Bu tipler İslami hassasiyetleri dolayısı ile kadınlara özgü kapalı havuzu bulunan Kapris Oteli tercih ediyor,  ancak kendileri turist kadınlarla yan yana denize girmekten çekinmiyorlar. Dini hassasiyetlerini sadece eşleri üzerinden tanımlamaya çalışıyorlar. Oysa biliyoruz ki, kadınların kendilerini koruması kadar erkeklerin koruması da önemlidir.

Gerek tasavvuf savunmalarında gerekse tasavvuf eleştirilerinde ortak tavır aşırı genellemelerin temel alınarak yapılıyor olmasıdır. Oysa her konuda olduğu gibi tasavvuf konusunda da bilimsel ve ahlaki tavır, konuyu önyargılardan ve duygusallıktan uzak anlama çabası olmalıdır. Ne yazık ki, diğer konularda olduğu gibi bu konuda da aşırı genellemeler yapılmakta ve konu kabul- ret mantığına kurban edilmektedir.  Fıkhın temeli kural, ahlakın temeli irfandır. Kural ve irfan bir ibadetin doğruca yapılmasının en önemli araçlarıdır. Kuralsız irfan olamayacağı gibi, irfansız kurallarda haz alınmayan tekrarlara dönüşür. Çoğu kimsenin şikayet ettiği ibadetlerden zevk alamama durumu gerekli irfani derinliğin olmamasındandır. İç derinlik olmayınca form yüceltilmekte, namaz, oruç, kurban vs. gibi ibadetler geleneğe dönüşmektedir. Böylece derinliği olmayan ve formu yücelten gösterişçi dindarlık ortaya çıkmaktadır. Dindarlık Allah rızası yerine toplumsal prestij kazanmanın aracı olarak değerlendirilmekte ve bu anlayışın sonucunda araçsallaşmaktadır.

Batı modernizminin bireyci ve tüketim kültürü ile tasavvuf düşüncesindeki ‘ bir lokma bir hırka’ anlayışını nasıl uzlaştırabiliriz? Hem modern bir hayat yaşayıp hem de dindarlığı sürdürmek mümkün müdür? Burada modernliği araba, cep telefonu ve çeşitli teknik araçları kullanma gibi ele almadığımızı belirtmek gerekir. Modernizm; insanı biricik değer olarak kabul eden hümanizm, aklın dışında hiçbir bilgi kaynağı kabul etmeyen rasyonalizm, yaşamını dinin değil aklın kurallarına göre oluşturan sekülarizm ve aydınlanma felsefesini temel alan dünya görüşüdür. Oysa İslam;

1)Birey yerine Allah’a kulluğu,

2) Aklı aşan bilgi kaynağı olarak vahyi,

3)Sekülarizme karşı Allah’ın rızasını,

4) Milli devletin yücelttiği vatandaşlık yerine İslam kardeşliğini önerdiği için felsefi ve ideolojik bir sistem olan modernizmin karşısında yer alır.

Günümüz insanı modern değerler ile İslami değerler arasında bocalamaktadır. Bu durum küvette yıkanan insanın açmazına benzemektedir. Bilindiği gibi Batı paradigmasında durgun suda yıkanılarak temizlenmek mümkündür. Küvet batı düşüncesinin ürettiği temizlenmek için ürettiği bir araçtır. Oysa İslam inancında durgun suda yıkanmak belki mümkündür, ancak temizlenmek mümkün değildir. Peki, bu sorunu evine küvet yaptıran bir Müslüman nasıl giderecektir. Zira her ikisinden de vazgeçmek istememektedir. Modern değerler ile geleneksel değerler arasında kalan Müslümanlar bu sorunu küvette ayakta yıkanarak gidermeye çalışmaktadır. Yaşanılan çelişki tarihte özne olamayan Müslümanların başka kültürel havzalarda üretilen çözümler karşısında yaşadığı çelişkidir. Tasavvuf ortaya çıktığı dönemlerde toplumdaki lüks, israf ve çürümüşlüğe tepki olarak şekillenmiştir. Oysa günümüzde tasavvuf adına ortaya çıkan pek çok hareket her türlü çürümüşlüğü içinde barındırmaktadır. Ne lüks yaşantıdan ve israftan, ne de tasavvuftan ayrılamayan insanlar hem kendilerine hem de irfanı temel değer olarak kabullenen tasavvufa ihanet etmektedirler.

Kaynakça:

1) Süleyman Uludağ, Kuşeyri Risalesi, dergah y.

2) Mustafa Kutlu, Sır, Dergah yayınları.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr