• BIST 108.518
  • Altın 153,390
  • Dolar 3,8429
  • Euro 4,5142
  • İstanbul 15 °C
  • Adıyaman 12 °C
  • Ankara 7 °C

MODERNLEŞMENİN TAŞIYICI ARAÇLARINDAN BİRİ OLARAK KRAVATIN ARKEOLOJİSİ

Y.YAVUZYILMAZ

Kıyafet yönetmeliğinin uygulanmasında iktidarın desteğiyle birlikte ortaya çıkan serbest kıyafet uygulaması ve bunun ardından yaşanan tartışmalar, konunun derinliklerinde başka parametrelerin yattığının açık göstergesidir.

Tartışmanın başörtüsü ve kravat simgelerine odaklanması Türk modernleşmesi incelendiğinde normal karşılanmalıdır. Çünkü bu iki simge iki ayrı dünya görüşüne(din ve laiklik), iki ayrı ideolojiye(İslamcılık ve modernizm), iki ayrı paradigmaya(İslam ve Batı) işaret etmektedir.

Türk modernleşmesinin taşıyıcı simgeleri olan bu iki kavram etrafında dönen tartışmalar aslında Modernleşme serüvenimizde bir taraftan modernleşmeyi nasıl yüzeysel yorumladığımızla, diğer taraftan din-devlet gerilimiyle yakından ilgilidir. “Modernite ile din arasındaki ilişkinin bu topraklardaki serüveni oldukça gerilimli, problemli, hatta ideolojik kutuplar üreten bir seyir izledi” ( Küreselleşme, Din ve Medeniyet içinde Mehmet Görmez ile söyleşi,s: 104) Günümüzde yaşanan çok sayıda sorun bu gerilimin ürettiği depremlerden kaynaklanmaktadır.

Bilindiği gibi ünlü bilim felsefecisi T.Kuhn bilimi ve bilimsel bilginin niteliğini ve değişimini anlamlandırabilmek için üretti paradigma kavramını. Paradigma, bir sorunu çözecek veya bir olayı anlamlı hale getirerek açıklamaya yarayan kavramsal çerçeve demektir. Örnek,model,bakış açısı gibi anlamlara da gelmektedir. Her dönemin hakim bilim anlayışı aynı zamanda o dönemin paradigmasıdır da. Kuhn’a göre paradigmalar zorlukları aşabildiği, sorunları çözebildiği ölçüde yaşamaya devam ederler. Sorunları çözmede zorlanan veya çözemeyen paradigmalar bunalıma girerler ve zamanla yerlerini devrimci bir sıçrama ile başka bir paradigmaya bırakırlar.

Paradigma hiç şüphesiz sadece bilim felsefesine ait bir kavram değildir. Aslına bakılırsa bize karşılaştığımız sorunlar için kavramsal çerçeve sunan, din,ideoloji veya dünya görüşü birer paradigmadır. Sosyal bilimler alanı aslına bakılırsa paradigmalar savaşıdır. Her paradigmanın kendine özgü kavramları,değerleri, sembolleri vardır.

Türk modernleşme tarihi iki farklı paradigmanın bazen sert bazen de yumuşak bir biçimde, mücadelesine sahne  olmuştur: Din ve modernleşme. 18. yüzyılın başlarından itibaren başlayan Osmanlı modernleşme çabaları açık bir biçimde bir paradigma değişimine işaret ediyordu. Osmanlı modernleşme çabaları,Mehmet Akif’in deyimiyle, batının tekniğini alıp İslam ahlakıyla harmanlamak anlayışı içinde kalmadı, tam tersine  tekniğiyle birlikte  batı sosyal yaşamını da aktarmaya çalıştı. Sosyal hayatla ilgili yapılan değişiklikler asıl gerilim alanını oluşturmuştur.

Din ve modernleşme kavramları kendilerine özgü kavramsal sistemleri,değerleri olan farklı paradigmalara işaret ederler. Bu anlamda kravat ve başörtüsü iki ayrı paradigmaya ait sembollerdir. Cumhuriyet modernleşmesi felsefe ve pratik anlamda keskin bir dönüşümü ifade eder. Alfabe, kıyafet, ölçü araçları, takvim gibi değişimler aslında bir paradigmadan başka bir paradigmaya geçişe işaret etmektedir.

Batılılaşma, çağdaşlaşma, modernleşme diye adlandırılan bu paradigma değişimi kendini simgeler üzerinden dışa vurdu. Kravat, şapka modernleşme sürecinin olumlu başörtüsü ise olumsuz simgeleridir.

Başörtüsü islamla özdeşleşen bir simge olduğundan, Cumhuriyet elitlerinin din politikasına uygun olarak, kamu hayatından tamamen özel hayattan ise kısmen uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Kravat ise devlet katmanlarına aidiyetin sembolü olarak kabul görmüştür.

Hiç şüphesiz toplumsal yaşam bu kadar keskin değildir ve iç içe geçişler olmuştur. Zihinsel olarak İslama bağlı birinin devlet memuru olduğunda yaşadığı tutum bu iç içe geçişlere örnektir. Burada iki ayrı paradigmanın arasında kalan insanların bir travması yaşanmaktadır. Travmayı zihinsel olarak başka, yaşantı olarak başka bir dünyaya ait olma yaratmıştır. Türkiye bu anlamda zihinsel olarak bölünmüş insanların şizofren bir psikoloji içinde yaşadıkları bir ülke olmuştur.

Gelinen noktadaki gerilim, modernleşmenin bastırmaya çalıştığı kimliklerin zamanın ruhuna uygun olarak görünür hale gelmesinden kaynaklanmaktadır. Cumhuriyet elitleri kamu alanını dinden tamamen arındırmak istediklerinden dolayı, başörtüsü kullanımını Cumhuriyet devrimlerinden ödün vermek olarak değerlendirmektedirler. Bu değerlendirme sonunda yenilgi hissini beslemektedir. Çünkü başörtüsü bastırılmak istenen, buna paralel olarak kamudan dışlanan bir semboldür.

Türkiye, kravatlı, şapkalı, Türkçeyi iyi kullanan ve dini vicdana indirgemiş elitlerle, dini gerekçelerle başını örtenlerin merkeze yürüyüşünün yarattığı gerilimi yaşamaktadır. Devlet elindeki tüm araçları kullanmasına karşın başörtüsünün temel aldığı inanç sistemine karşı kaybetti. Pozitivizme ve laikliğe gönülden inanmış Türk elitleri gönülden inandıkları sistemin çöküşünü izliyorlar. Aslına bakılırsa yapılan değişikliklerin üst yapıyı etkilediği, halka temas etmediği yönünde yaygın eleştiriler vardı.

Kravat ve başörtüsü özelinde görülen direniş hareketi köklü bir paradigma değişiminin öncü sarsıntılarıdır. Türkiye şekilsel batılılaşmadan kendi köklerinden hareketle yeni bir modernleşme hamlesine girişiyor. Bu anlamda Türkiye Batı dışı modernleşmenin özgün bir örneği olabilir.

 Asıl soru, yıllardır bastırılmış,ötekileştirilmiş kitlelerin köklerine dönme konusunda ne kadar samimi oldukları etrafında düğümleniyor. Şurası bir gerçek  ki, özellikle bazı muhafazakar kitlelerin serbest kıyafet karşısında sergiledikleri gönülsüzlük, bu konuda daha çok mesafe alınması gerektiğine işaret ediyor. Mahcup muhafazakar-dindarlar ile saldırgan laikler arasındaki mücadele doğrusu ilginç sonuçlara gebe.

 

Cumhuriyetin izlediği radikal modernleşme paradigması halkla iletişim kuracak dili ve kanalları oluşturmada başarısız oldu. Bu durum hem modernleşmenin asker-bürokrat ve aydınlar eliyle yürütülmesine hem de üst düzey elitlerle sınırlı kalmasına yol açtı. Halk ise gündelik yaşantısını ve sosyal hayatta karşılaştığı sorunların çözümünü, mirası ne kadar sorunlu olursa olsun devraldığı İslami miras ile yapıyordu.

 

Özellikle 70’li yılların ortalarından başlayan ve Türkiye dışındaki İslami mirası Türkiye’ye aktaran tercüme faaliyeti dindarların yeni bir dile kavuşmalarıyla sonuçlandı. Bu süreçte dindarlar hem kendi kurumlarını oluşturmaya, hem vakıf ve dernekler eliyle halka ulaşmaya, hem de siyasal faaliyetleriyle devletin merkezine doğru yürümeye başladılar.

Aslına bakılırsa Türk modernleşmesindeki dindar-Batıcı,gelenekçi-modern,ilerici-gerici çatışmasının ve hesaplaşmasının görünürdeki simgeleridir kravat ve başörtüsü.

Kravat devlete ait olmanın, modernleşmenin, ilericiliğin sembolü olarak devlet katında korunmuş ve yasalarla garanti altına alınmış ayrıcalıklı elit bir semboldür. Başörtüsü ise dindarlığın, öteki Türkiye’ye ait olmanın bastırılmış simgesidir. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde konunun başörtüsüne düğümlenmesi, laik-secüler ulusalcılar tarafından başörtüsünün sadece bir sembol olmanın ötesinde görüldüğünü göstermektedir. “Başörtülü kadın ve kızlara gösterilen sert tepkilere bakalım: Bu insanlar eskiden köylerinde oturduklarında bir sorun teşkil etmiyorlardı. Şehirlere gelip ‘kenar’larda yaşadıkları sürece de fazla bir sorun yoktu. Ne zaman ki şehirlerin merkezlerine geldiler ve aynı mekanları kullanmaya başladılar, o zaman sorun çıktı. Bir hastanedeki başörtülü hizmetli sorun değildir; fakat bir doktor sorundur ve öfke yaratır! Birileri, statü olarak kendilerinden düşük gördükleri başka birilerini yanlarında istemiyor! Bu sınıf duygusundan başka bir şey değildir. (Küreselleşme , Din ve Medeniyet içinde Alper Görmüş ile söyleşi,Küre yayınları,s: 34) Türkiye özelinde yaşanan gerilim başörtülüler ve temsil ettikleri zihniyetin, devlet tarafından konumlandırıldıkları yere rıza göstermeyip merkeze yürümeleri ile ortaya çıkmıştır.

Asıl sorun,kravat başörtüsü ikileminde ortaya çıkan ve daha geniş manada din-devlet ilişkilerinin ve Kürt sorununun kurucu paradigmayı esnetmeden yapılacak bir siyaset mühendisliği ile çözülüp çözülemeyeceği sorunudur. Zamanın ruhu Cumhuriyetin kurucu paradigmasını esnetmeden sorunların çözümlenemeyeceğini göstermektedir. Son yüzyılın en parlak zihinlerinden biri olan Said Nursi’nin dediği gibi “Eski hal muhal ya yeni hal,ya izmihlal”

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr