• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • Adıyaman 27 °C
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 13 °C

Referanduma Doğru Hayır Cephesi

Y.YAVUZYILMAZ

16 Nisanda yapılacak referandumun “hayır” cephesinin bileşenlerini irdelemek, referandum konusunda takındıkları tavrın siyasal nedenlerini incelemek, bulundukları konum ve aldıkları pozisyonu hakkında dair önemli veriler sunacaktır.

Saadet Partisi: SP, “hayır” koalisyonunun en dikkat çeken parçalarından biridir. Dikkat çekmesinin nedeni “evet –hayır” şeklinde bölünen siyasal tarafların, bulunması gereken yerde bulunmadığına dair eleştiriden dolayıdır. Bundan dolayı SP, “hayır” koalisyonunun en aykırı parçasıdır. Saadet Partisi aldığı "hayır" kararının arkasında durması kolay olmayacak. Niçin “hayır” pozisyonu aldıkları konusunda miting bile yapamamaları, kararın savunmak konusunda ne kadar zorlandıklarını göstermektedir. Oysa siyasal bir kararı onaylıyorsanız mitingler yaparak gerekçelerinizi anlatmanız gerekmektedir. Bunu yapamıyorsanız ya kararınız partide sorun yaratıyor, ya da halka bu kararı anlatmakta zorlanıyorsunuz demektir.

Türkiye gerçekliğini hiç doğru okuyamayan; 28 Şubat'ta bu geleneğin en güçlü lideri Erbakan'a karşı duran, onu iktidardan uzaklaştıran, onun partilerini kapatan, ona en büyük hakaretleri yapanlarla aynı safta duran Temel Karamollaoğlu'nun SP de referandumda hayır pozisyonu alması kuşkusuz uzun süre tartışılacaktır.

1973 yılında CHP ile koalisyon kurduğunda Necip Fazıl tarafından sert biçimde eleştirilen, aradan yıllar geçmesine karşın bu kararın bedelini ödeyen MSP'nin devamı olan Saadet Partisi, yıllarca peşini bırakmayacak bir referandum tercihi yaptığı açıktır. Kuşkusuz Saadet Partisi tabanının çok büyük bölümünün evet tercihi yapacağını düşünüyorum. Ama bu politik tercihin bir kabus gibi partiyi takip edeceği açıktır.

Saadet partisinin "hayır" cephesine katılması üzerinden yürüyen tartışmanın her iki taraftan da dinin özüne ait bir alana çekilme çabaları doğru değildir. Referandum politik bir tercihtir. Partilerin veya kişilerin yaptığı bu tercih dini değil, siyasal yönden değerlendirme konusu yapılabilir. 
Kuşkusuz ben Saadet Partisinin hangi argümanlarla bu iddianın arkasında duracağını merak konusudur. Öyle görülüyor ki, ileri sürdükleri argümanlar Rahmetli Erbakan'ın oğlumu bile ikna edememiş durumdadır. 1973 yılında CHP ile yapılan ortaklığın izleri toplumsal bellekten uzun yıllar silinmemişti. Aradan yıllar geçmesine karşın RP adına Karadeniz'de propagandaya giden milletvekili adayının yanındaki partili bana şöyle demişti: "oturduğumuz her kahvehanede bize ilk sordukları soru "neden CHP ile işbirliği yapıp komünistleri serbest bıraktınız?" sorusuydu. Emin olun bu sefer ki siyasal pozisyonları çok daha derin sorunlara yol açacaktır. Çünkü hayır cephesiyle hangi gerekçe ile beraber olduklarını nasıl anlatacaklarını gerçekten merak konusudur.

Karşı mahalleden onlara gösterilen ilginin, Erdoğan ve Ak Parti karşısında durduklarından dolayı olduğunu anlamayacak düzeyde değillerdir kuşkusuz.
Orada bir yer edinmenin eskiden birlikte oldukları kardeşlerini eleştirmelerine bağlı olduğu açıktır. Onlara gösterilen ilgi, siyasal görüşlerinden dolayı değil, referandumda aldıkları pozisyondan dolayıdır. Aldıkları karar siyasal açıdan uzun yıllar derin yaralara yol açacaktır.

HDP /PKK: Yıllardır bu ülke insanlarına karşı silahlı mücadele veren ve laik-militer-Stalinist bir felsefeye yaslanan; bu ülkenin yollarına bombalı tuzaklar kuran, binlerce insanı intihar bombalarıyla yok eden terör örgütü PKK ve onun sivil uzantısı olan HDP’nin referandum da hayır demesinde şaşırtıcı bir yön yok. Terör örgütü PKK'nın hiçbir eylemini açıktan kınamayan/ kınayamayan, PKK'yı bir Türkiye gerçeği olarak rasyonelleştirmeye çalışan, Örgütün sivil uzantısı gibi çalışan HDP' de referandumda          “hayır” cephesinin başını çekiyor. Özellikle Hendek çıkışından sonra Kürtler arasında büyük prestij kaybeden HDP’nin “hayır” demesinin, Kürtlerin büyük ölçüde “evet” tercihine yöneleceğinin işareti sayılabilir.

CHP: 27 Mayıs darbesini “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” olarak kutlayan, 28 Şubat darbesinin en önemli destekçisi olan CHP’nin, referandumda “hayır” cephesinin öncülüğünü yapması beklenen bir gelişmedir.
CHP’nin önündeki en büyük handikap, çoğunluğu muhafazakar-dindar seçmen tarafından daima şaibeli bir düşman olarak algılanmış siyasal hareket olarak görülmesidir. 

1-Tek Parti Dönemi Türk modernleşmesinin tek partisidir CHP. Devletin bütün kurumlarına hakimdir. Devlet -parti bütünlüğü dışarıda kimseyi bırakmayacak ve en küçük muhalefete yer vermeyecek ölçüde her yeri kaplamıştır. 
2- Tek Parti dönemi, dindarlar ve Kürtler açısından en sancılı yıllardır. Milliyetçilik üzerinden Kürtler, laiklik politikaları üzerinden dindarlar baskı altına alınmıştır.
3-Yargı tamamen partinin elindedir. CHP'ne muhalefet eden bütün kişiler ki, bunlar arasında Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy gibi isimler de vardır, çeşitli gerekçeler üretilerek vatan hainliği ile yargılanmıştır. 
4- Tek Parti dönemi din politikaları dindarlar açısından tarihin en yaralayıcı dönemi olmuştur. Cumhuriyetin Kurucu elitleri, aldıkları pozitivist anlayış üzerinden dine bakmış, dini toplumun geri kalmasının en önemli faktörü olarak görmüşlerdir. 

5- Din politikalarının esasını dini devlet katmanlarından tamamen, güncel hayattan ise olabildiğince uzak tutmaya çalışmışlardır. 

6- CHP, ne yazık ki, DP'in bir darbe ile devrilmesinin arkasındaki siyasal güçtür. Darbeyi yapanların tamamına yakını İnönü'ye gönülden bağlıdır.(İçinde Alparslan Türkeş gibi milliyetçi subaylar da vardır) Bu anlamda Adnan Menderes'in kanı CHP'nin üzerindedir. 

7- Darbeyi yapan askerlerin siyasal anlayışı kendilerini Kemalist olarak tanımlamalarıdır. Kemalizm bundan sonraki tüm darbelerin gerekçesi olarak kullanılmıştır. 
8-CHP, 27 Mayıs, 9 Mart darbe girişimi, 28 Şubat'ın tamamen arkasında, destekleyici bir konumda bulunmuştur. 

9- CHP'nin karşı olduğu tek darbe 12 Eylül darbesidir. Bu darbe diğerlerinin aksine CHP'sini koruyucu bir şemsiye olmamıştır. 

10- CHP'nin askeri darbelere karşı olduğu tezi özellikle 28 Şubat darbesi karşısında gösterdikleri tavırla çökmüştür. Bu dönemde CHP, darbeci subayların sivil ayağı gibi çalışmıştır.

 Yeni Anayasa tasarısıyla getirilen iktidar olmak için en az yüzde elli barajı, CHP' yi dönüştürecek en önemli değişikliktir. CHP kendi halkının değerleriyle buluşacak, yıllardır kapalı bıraktığı toplum kesimlerinin kapısını çalacaktır. Bu değişiklik, din dışı Cumhuriyet modernleşmesini yumuşatacak ve bu projeyi savunan politikaların toplumla buluşmasını sağlayacak. CHP, kendini demokratikleştirecek ve halka yaklaştıracak böyle bir değişikliğe “hayır” demesi anlaşılır gibi değildir.

 Boykotçu Kürtler: Öyle görülüyor ki, halkta önemsenecek bir karşılığının olmadığına inandığım Kürt aydınlarının bir bölümü, referandum seçimlerinde "boykot" kararını savunuyor.  Kuşkusuz, referandum da "evet" ve "hayır" vermek kadar "boykot" da siyasal bir tutum olarak ortaya çıkabilir. 
Ben sivil iradeyi eskisinden çok daha fazla güçlendireceği, yönetimde istikrar sağlayacağı, iktidarların her defasında yüzde ellinin üzerinde bir halk desteği sağlayarak meşruiyetini artıracağı ve vesayetin iktidar üzerindeki baskısını bitireceği için referanduma evet denmesi gerektiğini savunuyorum. Bu anlamda boykot kararını, hem dünya ve Türkiye gerçekleri, hem de Kürtlerin maslahatı açısından doğru bulmuyorum.  Ancak "boykot" kararı dolaylı olarak "evet" demektir, yaklaşımını da mantıklı ve tutarlı bulmuyorum. "Boykot" dolaylı olarak neden "hayır" olmuyor, sorusu da önemlidir. Boykot kararını dolaylı "evet" görenler sanıyorum referanduma sadece nicelik olarak bakıyorlar.
Boykot kararını savunan, referandumda kimin kazanacağını önemli bulmuyor, kendi siyasal amaçları açısından bir kazanç olmadığını savunuyor olabilir. 
Ayrıca boykot kararını alanlar, her iki tarafın tavrını da beğenmiyor olabilir. 
"Boykot" kararı alanların, dolaylı olarak "evet” tercihine mi, yoksa "hayır” tercihine mi hizmet ettiği tartışılacaktır. Benim eleştirim, bu tutumun Kürt halkında ne karşılık bulacağı ve açık olarak bu politik tutumun kazancının ne olacağı yönündedir. Ya da şöyle soralım: Referandumu boykot kararının Kürtlere kazancı nedir, hangi maslahat öne çıkarılarak böyle bir siyasal tavır gösteriliyor? Bu kararın çok düşünülerek alınmış bir siyasal karar olduğunu düşünmüyorum. Asıl büyük sorun ise Kürt aydınlarının, Kürtlerde karşılık bulacak, dünya ve Türkiye gerçekleriyle uyumlu, Kürtlerin inanç ve kültürüyle örtüşen, Kürtleri kuşatacak bir siyasal retorik oluşturmadaki yetersizlikleridir.  “Boykot” kararı etrafındaki tartışmalar bu çaresizliğin dışa vurumudur belki de.

Batı: Almanya ve Hollanda merkezli “hayır” cephesine yeni ülkelerin katılması sürpriz olmayacaktır. Almanya merkezli Avrupa'da yayılan İslam ve Türk karşıtlığının kökeninde, kuşkusuz uzun bir tarihi geçmişin doğurduğu siyasal, kültürel ve askeri ilişkilerin rolü vardır. Ancak bu tür karşıtlıkların belli dönemlerde yoğunlaşması, o dönemdeki nedenleri öne çıkarmaktadır. Bu dönemki baskın etki referandum ve kuşkusuz Erdoğan'dır.
Öyle görülüyor ki, Batı bilinen sebeplerle Erdoğan karşıtıdır. Dahası Erdoğan'ı kendi küresel ve özellikle Ortadoğu siyaseti için tehlikeli görmekteler. 
İnsan hakları, halk iradesi ve demokrasi mi? Mısır darbesi başta olmak üzere, özellikle İslam ülkelerindeki darbelere arka çıkan Batı zihninin bu kavramları önemsemediği açık değil mi?

Batı neden Erdoğan'a karşı; demokrat ve özgürlükçü olmadığı için mi, kendi projelerinin önünde bir engel olarak gördükleri için mi?
Benim analizim ikincisi yönünde. Özellikle Almanya’nı başını çektiği Erdoğan karşıtlığı Gezi ve FETÖ terör örgütünü destekleme projesiyle karşımıza çıkmaktadır.

Batının birçok ülkesinin “hayır” cephesinde neden buluştuğu sorununu doğru tanımlamak gerekir: Öncelikle şunu belirlemek gerekir ki, Avrupa, seçim propagandasına yasak koymuyor. Avrupa'nın yasak koyduğu "evet" propagandasıdır. "Hayır" propagandası Avrupa'nın tüm ülkelerinde serbesttir. 
Nitekim CHP milletvekilleri Avrupa'nın her yerinde propaganda yapıyorlar.
Olayı seçim kanunlarında veya Anayasada yurt dışında propaganda yapmak yasak düzleminde ele almak son derece yüzeysel bir tavır. Kaldı ki mekansal yasak koyuyor.  Avrupa, CHP, HDP, Ulusalcılar, Kürt milliyetçileri yasak konusunda aynı safta buluşuyorlar. Her tür propaganda yasaklansın gibi eşitlikçi bir noktada da duramıyorlar. Yasak ve yasağı savunmak konusunda ilkesiz ve tutarsızlar çünkü. Sorun bu toprakların değerlerine bağlı kalmak noktasındadır. 
HDP, Ulusalcılar, CHP ve Kürt milliyetçileri “evet” denmesini engellemek adına Avrupa faşizminin arkasında duruyorlar. Sonrası bildik hikayedir. Kendileri demokrat görüyorlar ve tarafsız olduklarını iddia ediyorlar.

Muhalif MHP’liler: Meral Akşener konusunda, takip ettiğim ve yaptığım araştırmalar,onunla Gülen çetesi arasında garip bir ilişki olduğunu düşünmeme sebep oluyor. Bu noktada Akşener'in demeçleri ile 15 Temmuzu yapanların kullandıkları dil arasındaki semantik benzerlik ve darbe sürecinden sonra yaptığı/yapamadığı açıklamalar kadar, Cemaat çetesinin yazarlarının Bahçeli'ye karşı onu desteklemeleri düşüncelerimin belirginleşmesinde önemli rol oynadı. Kuşkusuz başkaları bu düşüncemi paylaşmayabilir. Onlarda kendi kanaatlerine göre karar verecekler. Bahçeli'ye karşı olan herkes kuşkusuz Gülenci olarak nitelenemez. Tıpkı FETÖ ve PKK gibi terör örgütleri hayır propagandası yapıyor diye, hayır diyen herkes terörist olarak nitelenemez.  Ama aynı tercihi yapan insanları neyin bir araya getirdiği de sorgulanacaktır kuşkusuz.
Unutmamak gerekir ki, aynı siyasal tercihi yapanların birbirlerinden çok farklı nedenlerle hareket etmektedir.

17-25 Aralık darbe girişimini görmeyip, darbeyi yapmaya çalışan Gülen çetesinin yolsuzluk söyleminin arkasına takılanlar, kuşkusuz Gülen çetesinin değirmenine şu taşımıştır. MHP’yi daha ileriye götürmek amacıyla, Gülen çetesinin MHP'yi ele geçirmek için kurguladığı Akşener ve ekibinin ardına takılanlarda, bu terör çetesinin değirmenine şu taşımaktadır. 
Ne ki, militan komplo teorisi kurmaktan gözünün önündeki basit gerçeği göremez.

MHP, parti olarak “evet” kararı almasına karşın, parti içindeki bölünme, MHP’yi referandumun en sorunlu partisi haline getirdi. MHP, muhafazakar/dindar ülkücüler ile laik/seküler/ Kemalist milliyetçiler arasında bir bölünme yaşamaktadır. Bu bölünmenin ekseni Erzurum-Balıkesir ekseni ile Antalya –Çanakkale hattıdır. Erzurum –Balıkesir Ekseni muhafazakar/dindar ülkücülüğüdür ve ikinci tercihleri Ak Partiye yakındır. Kıyı milliyetçiliği ise daha çok CHP’ne yakındır. Referandum Akşener’i daha çok destekleyen kıyı milliyetçiliğin MHP içinde ne ağırlıkta olduklarını da gösterecektir.

Darbeciler: 27 Mayıs artığı postalsever bir grup "Hayır” konvoyu oluşturarak Türkiye’yi dolaşıyorlar. Hem “hayır” propagandası yapıyorlar hem de 15 Temmuz darbesini kendilerinin önlediğini söylüyorlar. Kuşkusuz, “hayır” propagandası yapmalarına bir şey denemez. Ama 15 Temmuz darbe girişimini kendilerinin önlediği propagandası tümüyle yalandır. 15 Temmuzda darbeyi önleyenler 250'nin üzerindeki şehit veren ve çok büyük çoğunluğunu muhafazakar/dindarların oluşturduğu kişilerdir. Darbeyi kimlerin önlediğini merak edenlerin, o şehitlerin kimliğine bakmaları yeterlidir. 27 Mayıs alçaklığını hürriyet ve demokrasi bayramı olarak kutlayan siyasal geleneğin ardılları 15 Temmuzun başarılı olması için dua edenlerdir. Darbeye karşı ağırlıklı olarak muhafazakar/dindar halk kitleleri direndi.

FETÖ Terör Örgütü: FETÖ’ye karşı amansız bir mücadele yürüten Erdoğan’ı başarısız kılmak bu örgütün en temel siyasetidir. Erdoğan’ın etkisiz kılınmasıyla kendilerine karşı sürdürülen mücadelenin zayıflayacağına inanıyorlar. Bu yüzden buldukları her platformda “hayır” kampanyası yürütüyorlar. Almanya ve Hollanda’nın “hayır” kampanyasının arkasında da bu örgütün militanlarının olduğu açıktır.

Terör örgütünün başında bulunan lider F.Gülen, hem “hayır propagandası yaparken,  hem de örgütün dağılmasını önlemek için propaganda yapmaktadır.

FETÖ terör örgütünün yazarlarından Abdullah Aymaz, Terörist Gülen'in bir rüyasına dayanarak söyle yazmış, "Bahar gelecek, güvercinler kafeslerinden çıkarak özgürleşecek."

Her şartla kendini gizlemeyi dinlerinin ilkesi haline getiren sahtekar FETÖ militanları da süslü söylemlerin arkasına gizlenerek hayır propagandası yapıyor. Sanki bu vatan hainleri demokrasi ve insan haklarını temel alarak hayır diyorlar. 
Gülen Çetesinin hangi gerekçe ile hayır kampanyasını yürüttüğünü sorgulamak sizi niye rahatsız ediyor. Demek ki, FETÖ, PKK, DHKP-C hayır çıkmasını kendileri için daha iyi olduğunu düşünüyorlar.  28 Şubat sürecinin asker ve sivil bürokratları da hayır demektedir.

FETÖ ve PKK gibi terör örgütlerinin neden “hayır” dediği sorgulanmalıdır.
Normal vatandaşların ise neden hayır tercihini kullandığı ayrıca analiz edilmelidir. Politik tercih farklılığı insanı terörist yapmaz. Terörizmi destekleyen, silahı politik bir argüman olarak kullanan kişinin hayır tercihiyle, normal vatandaşın hayır tercihi aynı düzlemde değildir kuşkusuz. 
Terör örgütlerinin hayır tarafında yer alması kuşkusuz bu politik tercihin önündeki en büyük handikaptır. “Hayır” cephesinin hangi politik veya sosyolojik tercihlerden dolayı bir araya geldiğinin analizi yapılacaktır.
Hayır diyenlere terörist demek ise çok açık ki, yanlıştır.

Muhalif İslamcılar: Kendilerini muhalif İslamcılar olarak nitelendiren bir grup da, 28 Şubat ve 15 Temmuza neden hayır dediysek, 18 Nisana da aynı gerekçelerle “hayır” diyoruz propagandası yapmaktadır. Oysa biz, 28 Şubat ve 15 Temmuza hayır dediğimiz için 16 Nisana evet diyoruz. 28 Şubat ve 15 Temmuz darbe girişimleri ile 16 Nisan demokratik sürecini aynı kefeye koyan zihin sadece sorunlu değil, aynı zamanda bilgisizdir de. Darbe girişimleri ile sivil iradenin güçlendirilmesini aynı kefeye koyacak kadar sosyolojiye uzak olmamak gerekir. 28 Şubat kuvvetli bir sivil irade olmamasının eseridir. 15 Temmuz ise yapılacak değişikliklerin ne kadar önemli olduğunu gösterir. Bu iki olay sivil demokratik mekanizmaların kuvvetlendirilmesi düşüncesini oluşturmuyorsa yazıktır. Kaldı ki, 28 Şubat ve 15 Temmuz darbelerinin arkasındaki bütün güçler “hayır” tarafındalar.

28 Şubat mağdurlarının büyük çoğunluğu mazlumun yanında. Onlar FETÖ'nün, PKK'nın, 28 Şubat sürecinin arkasında duran sol-sosyalist grupların; bu süreci başından sonuna destekleyen CHP'nin safında değiller. Onlar 28 Şubatta kendilerine kan kusturan sürecin mimarlarından olan CHP'nin hayır kampanyasının yanında değil, kendilerine gasp edilen haklarını geri kazandıran Ak Partinin yanında. Onlar 15 Temmuz darbesini yapanların hayır kampanyasına değil, 15 temmuzda darbeye maruz kalan, darbeye direnen kitlelerin yanında duruyorlar.

Kendilerini Neo-Liberalizm karşıtı, sol İslamcılar ya da Anti-kapitalist Müslümanlar olarak tanımlayan ve kendi dışındaki İslamcılık anlayışlarının eleştirisini yapanların anlayamadığı şey, kendi düşüncelerinin, İslami algılama biçimlerinin ortalama Anadolu dindarlığının çok dışında olmaları ve bir türlü yerli olmayı başaramamalarıdır. O kadar yerli değiller ki, yerli Müslümanların değer verdiği her şeyden nefret ediyorlar. Anadolu dindarlarının başörtüsü, devlette kabul görme, İmam -Hatip okulları gibi konularda duydukları heyecana ortak olamıyorlar bile. Anadolu dindarlığının parametrelerini anlamadıkları için, onların değer verdiği her şeyi küçümsüyorlar. Kendilerini Neo-liberal İslamcılar veya Sol İslamcılar olarak niteleyen bu gruplar o kadar kibirli, o kadar özcü ki, gerçekle bağlantı kurmakta zorlanıyorlar. Mantıksız öfkelerinin o kadar esiri altındalar ki, Ak Parti adını duyduklarında Arenadaki kızgın boğalara dönüyorlar. Onlar asla 28 Şubatta Öğretmenlikten atılan bir bayanın öğretmenliğe dönüşündeki sevincini, Okul kapılarında bekletilen binlerce başörtülü öğrencinin okullarına devam etmedeki gururunu, Üniversite son sınıfta olmasına karşın tıp fakültesinden atılan öğrencinin öğrenim hakkını kazanmasının sevincini anlamıyorlar. Bu kazanımları elde ederken karşılarına dikilen sol-sosyalist gruplarla kol kola görünmekten zevk alıyorlar. 
Onlar sadece kendileri gibi düşünmeyen dindarları aşağılıyorlar ve bundan vahşi bir zevk alıyorlar. Bilmiyorlar ki, yeni partnerleri karşısındaki değerleri İslami değerlere bağlılıklarından değil, diğer Müslüman grupları aşağılamalarından geliyor. Bir de sürekli mutsuzlukları var. Güney Amerika’nın devrimci şarkıcıları gibi sert bir surat ve öfkeli konuşmaları dikkat çekiyor. Kendi gettolarının ütopik diline o kadar angaje oldular ki, Sakarya’daki Orhan Cami avlusunda normal bir Anadolu dindarı ile iki laf konuşamazlar, tercihlerini küçümserler. 
Alabildiğine elitist, alabildiğine kibir, alabildiğine karşısındakini küçümseme eğilimine sahipler. İrfandan, sevgiden, komşuluktan, sadakatten ise haberleri yok.

 Darbe girişimleri ile sivil demokratik bir değişim talebini aynı kefeye koyan bir zihin kesinlikle on yargılıdır. Benim evet dememin nedeni referandumla getirilen sistem değişikliğinin Türkiye'nin idari yapısını daha etkin kılacağı içindir. Kuşkusuz buna itiraz edenler de olabilir. Karşı olanların argümanları bana hiç mantıklı gelmiyor. Ben kimin hayır dediğinden önce var olanla değiştirilmek istenen duruma bakarım. Sonra hayır kimlerin dediğine bakarım. Sözcü, Cumhuriyet ve Birgün gazeteleri, CHP,HDP gibi legal partiler, FETÖ ve PKK gibi terör örgütleri, 28 Şubatın sivil ve resmi bürokratik aktörlerinin çeşitli nedenlerle bulundukları yerde bulunmak istemem doğrusu.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr