• BIST 109.330
  • Altın 156,133
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • İstanbul 15 °C
  • Adıyaman 4 °C
  • Ankara -2 °C

Sorularımız

Y.YAVUZYILMAZ

Türkiye'de İslam düşüncesi milliyetçi-muhafazakar bir kültür içinde geliştiğinden bu yaklaşımın semantik müdahalede bulunduğu din dilini kullanmak zorunda kaldı. Bundan dolayı sorunlu bir gelişim gösterdi. Şimdi aynı süreç Kürtler arasında yaşanıyor. Kürtlerin tamamında etkili olmasa da, baştan beri PKK’nın üzerinde yeşerdiği sosyalist kültür üzerinden İslamı okuma gayretleri sorunlu bir okuma biçimidir. Türk ve Kürtlerin yaşadığı havzalarda Nakşibendilik üzerinden gelen tasavvufi kültür de, her iki kültürün İslam anlayışı üzerinde derin izler bırakmıştır. Başlangıçta Türk muhafazakarlığının gölgesinde gelişen İslami miras, özellikle İhvan geleneğine ait düşünürlerin ki, bunların başında Seyyid Kutub ve Mevdudi gelmektedir, önemli ölçüde dönüşüm geçirmiştir. Özellikle Seyyid Kutub’un kavramsallaştırdığı cahili toplum-islam toplumu ayırımı ve Mevdudi’nin Kur’an’ın temel kavramlarını tanımlama girişimi etkisiyle, Türkiye’deki İslamcılar, devraldıkları mirasla hesaplaşma gereği duydular. Bu çıkış onları İslam adına toplumda yaşanan ve kendine özgü bir kavramsal dil üretmiş olan inanış biçimiyle karşı karşıya getirdi.

İslam düşüncesi ve islam kültürünü birbirinden ayırmak gerekiyor. İslamı kabul eden her millette islam inancının dışında birde islami özellikler taşıyan, ama yerel kültürel ögelerin bulunduğu bir islami kültür oluştu. Özellikle islamın yayılış sürecinde İslama giren topluluklar, kendi kültürel inanışlarından gelen davranış biçimlerini tümüyle terk etmediler. Bu durum farklı kültürel havzalarda farklı İslami anlayışların ortaya çıkma sürecini hızlandırdı. Oluşan bu kültür haram -helal üretmeye başlayınca veya İslam inancının önüne geçip belirleyici olmaya başlayınca, vahiy dininin önünde engel oluşturmaya başladı. Örneğin Süleyman Çelebi'nin yazdığı "Mevlid" islam kültürü açısından değerli bir eserdir. Ancak bu eser dini ritüeller arasına girip ibadet boyutuna yükseldiğinde sorun oluşturmaya başlar.

Özellikle 1970 sonrasında başlayan tercüme faaliyetleri ve ardından gerçekleşen İran İslam Devrimi, İslami hareketlerin yükselişine yol açtı. Türkiye’nin bu gelişmelerden etkilenmemesi beklenemezdi. Nitekim yeni İslamcı nesil öğrendiği yeni dille, içinde yaşadığı kültürel inancı tartışmaya açtı. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, sorunu iyi tespit eden kuşaklar, onunla nasıl mücadele edileceğine dair kapsamlı programa sahip değillerdi. Tercüme yoluyla okudukları kitapların her birinin farklı sorunların olduğu bölgelerin ürünü olması ve büyük ölçüde Türkiye pratiğine uymaması önemli sorunlar doğurdu. Genç heyecanlı kitleler öğrendikleri bilgileri toplumla paylaşma yönünde büyük bir istekle içinde yaşadıkları kültürün eleştirisine öncelik verdiler. Ancak seçtikleri yöntem işlerinin çok da kolay olmayacağını gösterecekti. İçinde yaşadıkları toplumun dini okuma biçimini nasıl değiştireceklerine dair proje noksanlığı onları yaşadıkları toplumun dini anlayışını tamamen reddetmeye yöneltti.

İslamcılar içinde yaşadığı kültürü tümden reddetmeye kalkınca, yüz yıllardır bu bilgi sistemi ve davranış kalıplarıyla hayatını sürdüren ve geleneksel dini tüketen kitlelerle arası açıldı. Onları anlayabilecek ve kucaklayabilecek bilgi ve birikimden yoksun oldukları için, reddetmeye ve yer yer aşağılamaya başladılar. Bu durum İslami hareketlerin kitleselleşmesini büyük ölçüde engeli oluşturdu. Zamanla İslami hareketler yöntem konusunda çeşitlilik gösterdi ve Mısır İhvanı gibi onlarca parçaya bölündü. Gelişen siyasal ve tarihsel bilinç, ahlaki bir alt yapı yeterince oluşturamayınca, İslami gruplar arasında tartışmalar, yer yer çatışmalar yaşanmaya başlandı.

Genç islamcı kuşağın en büyük hatalarından biri de, yüzyıllardır geleneksel islami değerleri kullanan halkla doğru iletişim kuracak bir dil oluşturamamalarıydı. Bu gerçekten zordu; her iki kesimde aynı kavramları kullanıyordu. Ancak kavramların içerikleri tümüyle farklı idi. Bu durum bir anlamda Ali Şeriati’nin dine karşı dinin savaşını andırıyordu. Bir düşünceyi yeniden kurmaktan çok daha zordur bozulmuş bir kavramsal sistem kuran düşünceyi değiştirmek. Bir anlamda İslamcılar dedelerinin oturdukları evleri tamir etmek yerine yıkmaya kalkıştılar. Çünkü tamir etmek süreci, çok daha fazla emek isteyen bir süreçti.

Modern türk tarihinde, özellikle İslamın muhafazakar sağ gelenek içinde gelişmesi Türk-İslam sentezi adlı düşüncenin temelini oluşturdu. Türklerin islama en büyük hizmeti yaptığı ve islamın en iyi Türk topraklarında yaşadığı anlayışı Türk-İslam sentezinin tarih boyutunu oluşturdu. Bu geleneğin en büyük temsilcisi olan Necip Fazıl Kısakürek’in etkisiyle Türk –İslam sentezi büyük yaygınlık kazandı. 1980’lere kadar Necip Fazıl’ın baskın etkisiyle, diğer İslami anlayışlar çok fazla varlık gösteremedi. Özellikle tercüme hareketlerine olumsuz bakışı ve daha sonra Türkiye’deki İslami bilinçlenmeyi derinden etkileyecek olan Seyyid Kutub ve Mevdudi’ye karşı takındığı olumsuz tutum, bu düşünürlerin etkisini sınırladı. 1980’lerin başında Necip Fazıl’ın ölümü ve arkasından gelişen değişimler İslamcı gençliğin önünü açtı. Bu arada yeni İslami duyarlılıklar ortaya çıkmaya başladı. Özellikle bir kısım gençler haklı olarak muhafazakar İslama karşı çıkarken, bu kez dışarıdan Ali Şeriati, Seyyid Kutub, içeriden Mustafa Sıbai ve Nurettin Topçu’nun da etkisiyle sosyalist İslama yöneldiler. Ancak tüm bu sentezci akımların kuşatıcı bir dil oluşturmaları mümkün değildi. Özellikle sosyalist islamı savunanların karşısına, bu topraklara gelen sosyalist kültürün ateizm ve materyalizm üzerinden savunulması çıkmıştır. Nurettin Topçu, bu krizi aşmak için komonizmi dışlamış onun yerine dini reddetmediğini söylediği sosyalizmi koymuştu. Nitekim Topçu sosyalizmi çağımızın şeriatı olarak tanımlıyordu.

Sosyalist- islam, Muhafazakar- islam, Türk-İslam sentezi, Kemalist- İslam, Milliyetçi- islam her biri semantik müdahaleye uğramış bir dille konuştuğu için, ayrı kavramsal modellerden hareket etmektedir. Bu akımların hiçbirinin tek başına islamı kucaklama şansı yok. Her biri doğası gereği seçmecidir, dışlayıcıdır, ötekileştiricidir. Dolayısıyla hiçbiri Allah Resulünün sahip olduğu merhametin, kuşatıcılığın ve örnekliğin temsilcisi değildir.

Türkler ve Kürtler İslam üzerinden çözüm ararken kullandıkları din dilinin yüz yıllardır semantik müdahaleye uğramış bir dil olduğunu fark etmiyorlar bile. Birbirlerini islami çözüme davet edenlerin, öncelikle semantik müdahaleye uğramış dillerini bu müdahalenin etkisinden kurtarıp özgürleştirmeleri gerekiyor. Bunu yapmadıkları zaman İslami çözüm adı altında başka bir şeye davet ettiklerini bilmelidirler.

Çağımızda İslam adına hareket edenlerin yapması gereken ilk çalışma, büyük ölçüde Emeviler'den beri semantik müdahaleye uğramış din dilini değiştirmektir. Günümüzde din adına kullanılan kader, tevekkül, şükür... gibi kavramların ne yazık ki, Kuran'la bağlantısı büyük ölçüde kopmuştur. Kader, insan özgürlüğünü yok eden ve insanın bütün eylemlerinin önceden belirlendiği şeklinde bir semantik müdahaleye uğrarken, tevekkül buna bağlı olarak hiçbir tedbir almadan Allah’a güvenme şeklinde anlaşılmaya başlanmıştır. Şükür kavramı ise hangi olumsuz durumla karşılaşılırsa karşılaşılsın onu değiştirmeye çalışmak yerine sabretmeyi içeren bir semantik müdahaleye uğramıştır. Bu kavramların şekillendirdiği bir dini algılama biçiminden değişimci,devrimci ve mücadeleci bir anlayışa geçmek mümkün değildir.

Müslüman aydınlara düşen görev öncelikle semantik değişime maruz kalarak anlam kaybına uğrayan kavramları yeniden Kuran ve sahih sünnet çerçevesinde tanımlamak, sonra da bunu tarihsel ve sosyal şartları dikkate alarak halkı bilinçlendirmektir. Unutulmamalıdır ki, Hz. Peygamber Mekke döneminde uzunca bir süre toplumsal değişime önderlik edecek kadroyu oluşturmaya çalışmıştır. Onların zihinlerinde cahiliye döneminden kalan bütün tortuları sildikten sonra, Medine’ye hicret ederek devletleşme aşamasına gitmiştir.

Türkiye’de İslam adına mücadele edenler henüz Medine döneminde kazanılan zihin berraklığına sahip değiller. Bu yüzden önlerine çıkan ilk engelde sendelemeye başlıyorlar. Kullandıkları dil kuşatıcı değil, dışlayıcı ve tanımlayıcı. Kuşatıcı bir dil kullanmayan oluşumların marjinal kalmaya mahkum olduklarını söylemeye bile gerek yoktur.

 kaynak:FITRAT.COM

 

 

 

 

 

 

 

 
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr