• BIST 104.123
  • Altın 145,971
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • İstanbul 22 °C
  • Adıyaman 26 °C
  • Ankara 21 °C

Sosyolojik Bir Türkiye Okuması: “Kayıp Arkadaş”

Y.YAVUZYILMAZ

Kemal Sayar'ın "Kayıp Arkadaş" adlı değerli eseri, Türkiye sosyolojisi ve bireysel davranışlarımızın arkasındaki psikolojik etkenler hakkında çok değerli bilgiler içeriyor. Kemal Sayar sosyolojik derinliği olan bir psikiyatristtir. Hastalarından elde ettiği verileri sosyal olayların temellendirilmesinde başarılı bir şekilde kullanıyor. "Düşman Kayıp Arkadaştır" üst başlığı ile yayınlanan kitap; biz ve ötekiler, toplumsal duyarlılık, nefret, terörizm konularında ilginç değerlendirmeler içeriyor.

Yazar öncelikle geçmişte mağdur olan insanların muktedir olduktan sonra geliştirdikleri, ezenlere benzeme davranışının altında yatan psikolojik etkenler konusunu irdeliyor. “Geçmişin mağdur ve madunları, oynadıklarını İktidar oyununda bekleyen en büyük tehlike, giderek, bir zamanlar kendilerine düşman sandıklarına benzemeleridir. Dil anlamsızlaşıyor, yöntemler ahlaksızlığın dibini buluyor, amaca ulaşmak için her yolun mubah kabul edildiği yeni bir kötülük dili galip geliyor. Buna psikolojide mazlumun zalimlerle özdeşleşmesi deniyor. İbn Haldun'da medeniyet düzleminde 'mağluplar galipleri taklit eder' demişti. Kötülük dilinden arınmak için bize acil hemhal oluş, bir ihtimam ahlakı gerekiyor.( Kemal Sayar, Kayıp Arkadaş, Kapı Yayınları) Kuşkusuz insanlar arası etkileşimi sağlayan dilin bu rolünü oynayamaması, kitleleri birbirinden uzaklaştırıp kendi içine hapsediyor. Kendi içine hapsolan bireyler de kolaylıkla ötekileri dışlayan bir dil üretiyor. İçinde bulundukları örgütün diline mahkûm oluyor militanlar. Değişimin bütün parametrelerini ıskalayan ve devleti en kötü dönemine göre konumlandıran anlayış militanın bütün benliğini kuşatıyor “Devleti katil ilan edenler aslında şunu söylemek istiyor: Devlet geçmişte nasıl idiyse şimdi de öyledir, geçmişte benzeri günahları olan bir devlet bugün de aynıdır ve değişmemiştir. Bu olayın faili kim olursa olsun suçlanması gereken devlettir. Böylece bir mazlumiyet ideolojisi(zalim devlet/mazlum halk) etrafında insanların yaraları diri tutuluyor ve o bellek, bir politik kimliğe dönüştürülüyor.”(Kemal Sayar, Kayıp Arkadaş) Politik kimliğe dönüşen bu öfke şiddet üretmekte gecikmiyor. Üretilen öfkeyi besleyen çatışma dili değişik toplum kesimleri arasındaki iletişimi de ortadan kaldırıyor.

Türkiye sosyolojisinin Cumhuriyetin kuruluşundan beri oluşan bilinç yarılması resmi ideoloji ile toplumsal zemin arasında büyük bir yarılma yaratmıştır. Modernleşme/Batılılaşma/Çağdaşlaşma gibi çeşitli adlarla anılan süreç, tarihine ve toplumuna yabancı bir aydın tabakası ve modernleşmeci elit üretmiştir. “Mütehakkim ideolojinin yerli yüklenicileri bu işi büyük birtakım yurtseverlikle yapar. Kendinden nefret etme ideolojisi, yurtseverlik kılıfı içinde kendi olmaktan ümitsizliğe düşmüş seçkinlere yabancı saydıklarını hizaya sokma gücü verir.(Kemal Sayar, Kayıp Arkadaş) Bu hizaya sokma davranışı kuşkusuz uzun yıllar boyu süren ve 28 Şubat sürecinde son kozunu oynayan bürokratik darbe geleneğinin temel ideolojisi olmuştur.

Kemal Sayar, yıllardır dışlanan, ötekileştirilen kimliklerin yaşadığı dışlanmışlık duygusunu, hastaları üzerinden örnekler vererek anlatıyor. Kişilerin yıllardır gizlediği kimliklerinin ortaya çıkışından itibaren kendilerine karşı olan davranışların değişmesiyle yaşadıkları travma kişiliklerini derinden etkiliyor. "Uzun sohbetimizin orta yerinde birden o ana dek ondan hiç işitmediğim bir şey söyledi: " Biliyor musunuz, ben Kürt ve Aleviyim." Bunu niçin söyleme gereği duyuyordu? Neden şimdi? Bunu söylüyordu çünkü salt bir hasta olarak değil bir insan olarak konuşuyordu artık ve insan olarak yüklendiği dertleri de anlatmak istiyordu. Kimliği yüzünden uğradığı dışlanmaları, onca iyilikte bulunduğu komşularının kimliğini öğrendiğinde yüz geri etmelerini "derin bir içerleyiş "olarak hayatı anlatıyordu.”(Kemal Sayar, Kayıp Arkadaş) Bu durum bastırılmış kimliklerin doğurduğu davranış biçimleri hakkında açıklayıcı bilgiler veriyor. Öyle görülüyor ki, bastırılmış kimliklerin yarattığı travma, yaşanılan sosyal olaylarda ortaya çıkıyor ve buna bağlı yeni olumsuz tepkilerin doğmasına zemin hazırlıyor.  

Gerçekliği değerlendirme konusunda sahip olduğumuz ön bilgiler belirleyici oluyor. “Hakikat her zaman zihnimizin prizmasından kırılarak bize ulaşıyor ve olan bitende gördüğümüz, görmeye niyetlendiğimizden başkası olmuyor.”(Kemal Sayar, Kayıp Arkadaş) Bu durum sahip olduğumuz paradigmanın olayları anlamlandırmada birincil derecede önemli olduğunu gösteriyor. Kuşkusuz paradigma değişimi, en zor gerçekleşen değişimlerden biridir. İnsan çoğu kez, sahip olduğu paradigmayı değiştirmek yerine, paradigmayı temel alarak olayları değerlendirmeyi tercih etmektedir.

Kamuoyu oluşturma araçlarından biri de kuşkusuz yalan haberlerdir. Yalan haber konusunda amaç, hem istenilen yöne kamuoyunu oluşturmak, hem de bunu sağlayacak zihin yönlendirmesine zemin hazırlamaktır. Yalan haber sonucu zihinler gerçeklikten koparak sahte sebeplere sığınırlar. Böylece olaylar arasındaki normal sebep sonuç zinciri ortadan kalkar, devreye komplo teorileri girer. İstenilen zemini oluşturmak için, " Yalan haberler, milletvekili hesapları ele geçirilerek üretilen sahte beyanlar, politik hasmını şeytanlaştıracak her türlü söylence, kolaylıkla devreye sokuluyor. Özellikle ulusalcı çevrelerden gelen politik muhaliflerin dili, rasyonaliteden uzaklaşarak giderek bir söylence diline, hatta biraz daha ileri gidersek, inanma biçimleri de söylence dinine dönüşüyor."(Kayıp Arkadaş, Kemal Sayar.)

Milliyetçiliğe eğilimli zihin yapılarımız, kolaylıkla öteki saydığımız dini ve etnik bakımdan bizden farklı olarak tanımladığımız kimselere karşı öfkeye dönüşüyor." Kabileciliği hepimiz seviyoruz, ötekinin kirliliğine duyduğumuz inancın kendi saflığımıza işaret ettiğinden eminiz."(Kemal Sayar, Kayıp Arkadaş.) Kendi iç eleştirisini yapmayan kişi, suçluyu öteki saydığının olumsuzluğu ile dengeliyor. Bundan dolayı dini, etnik ya da kültürel yönden farklı olana yönelik öfke giderek büyüyor, mantık dışına çıkarak duygusal bir boyut kazanıyor.

Başkalarına, kendimizden farklı olana yönelttiğimiz öfke nasıl anlaşılabilir. Acaba bunu anlamamızı sağlayacak bir açıklama biçimi olabilir mi? Kuşkusuz öfke sosyolojik ve psikolojik temelleri olan bir duygu ve tanımlanan bir olumsuzluğa karşı yoğunlaşan bir duygu patlamasını ifade ediyor. Öfke kuşkusuz normal dışı bir durumu ifade ediyor. Ancak "Yine de öfke anlaşılabilir bir duygu. Buhran zamanlarında hepimiz, taşlayacak bir şeytan, parmağımızla işaret edeceğimiz bir hain ararız. Türkiye'de bir kesim, genelde iktidar partisi ve daha özelde liderine duydukları nefret üzerinden bir dayanışma ahlakı inşa ediyor. Bir tür seküler maneviyat. Bir ifritleştirme /demonizasyon süreci. Öyle ki adeta bir politik şahsiyetten bir karikatür çıkarıyorlar. Onu insan altı bir rütbeye yerleştirmekle de her türlü kötülüğün taşıyıcısı haline getiriyor, hem kendi politik duruşlarını temize çekiyor hem de sandık sonuçlarına karşı "mücadeleye devam" etmek için bir moral motivasyon sağlıyorlar."(Kemal Sayar, Kayıp Arkadaş)

Muhalefetin iktidar karşıtlığı üzerinden ürettiği nefret söylemi her defasında istenen sonucu vermese de denenmeye devam ediliyor. Bu düşünce türü politik olarak bir başarı sağlamasa da, kendi taraflarını nefret söylemi üzerinden motive etmede olumlu bir işlev üstleniyor. Politik insan, günümüz politik toplumun en önemli öznesi. Hatta bu tanımlama da özendirici olarak bulunuyor ve apolitik olmak şeytanlaştırıyor. Ancak politik insanın yarattığı zaaf giderek bencilleşmeye yol açan bir duruma dönüşüyor. "Politik insanın yükselişi, ruhun ihtiyaçlarına karşı bir korkuluk, bir siper olmasın. Öteki tarafından ele geçirilme ve yok edilme korkumuz, onunla ilişki kurma arzumuzu gölgelemesin. İnsan insanın kurdu değildir bizim irfanımızda. İnsan insanın yurdudur."(Kemal Sayar, Kayıp Arkadaş) Politik toplumun ayrıştırıcı özelliğine karşı, insanı insanla buluşturan kucaklayıcı bir öğretiye ihtiyaç var. Bu da kuşkusuz İslam’ın insanlığı kuşatan kutlu çağrısıyla olabilir.

İnsanların cemaat, politik ve örgüt psikolojisi içinden konuşması farklılıkları daha da derinleştiriyor. Gurup psikolojisinin yarattığı taraftarlık duygusu insanların olayları objektif değerlendirmesinin önündeki en önemli engeldir. " Gurup psikolojisiyle ilgili çalışmalar insanların çoğu durumda kendilerinden saydıkları kişilere karşı daha hoşgörülü olurken, kendilerine hasım saydıkları grupların üyelerine karşı acımasızlaştıklarının gösteriyor. Öteki saydığımızın günah ve kusurlarını zihnimizde büyütüyor. ,ancak kendi grubumuzun zaaf ve kusurlarını sıklıkla görmezden geliyoruz."(Kemal Sayar, Kayıp Arkadaş). Bu davranış modeli adalet duygusunu örseleyen en önemli nedenlerin başında gelir. Kişiler öteki saydıkları kişilerin hakkında genellikle taraftar psikolojisi içinde hareket etmektedir. Oyda Kur’an bizi düşmanlarımız hakkında bile adil davranmaya çağırmaktadır. Bir topluma olan kinin, o toplum hakkında adaletsizliğe yol açmaması konusunda bizi uyarıyor.

Türk siyasal tarihi, dini etnik, kültürel ve mezhebi bakımdan farklı toplum kesimleri arasında yaşanan çatışmaları izleriyle doludur. Laik-dindar, Alevi-Sünni, Türk-Kürt, Sağ-sol…karşıtlıklarının ürettiği gerilimler zaman zaman sıcak çatışmaya dönüşen gerilimler üretmektedir. " Türkiye farklı toplumsal kesimlerin birbirini hasım bellediği, kimi toplumsal mühendislik senaryolarıyla sinir uçlarının kaşınarak gerilim üretildiği, hatta insanların grup aidiyetlerini ve ideolojik kimliklerini zırh gibi kuşanarak sokaklarda birbirini boğazladığı dönemlerden geçti."(Kemal Sayar, Kayıp Arkadaş) . Kuşkusuz Türkiye’nin Osmanlı’dan gelen çoğulcu yaşama deneyimi, bu çatışmaların büyük boyutlara ulaşmasını önlemiştir, ama, çatışmalar çok sayıda insan kaybının yaşanmasına yol açmıştır. Geçmişte yaşanan gerilimler günümüz siyasetinde belirleyici bir argüman olarak kullanılmaktadır. "Bu ülkenin tarihinde siyasetin, rasyonel bir pratik olmaktan ziyade ,geçmişin hayaletleriyle sahneye konan bir duygu ve aidiyetler savaşı olduğunu görüyoruz."(Kemal Sayar, Kayıp Arkadaş)

Gerçekliği olsun olmasın bazı politik söylentiler karşısındaki inanma eğilimimizin altına kuşkusuz o davranışın bizim politik bakışımıza uygunluğu önemli rol oynar. "Bazı politik söylentileri hemen baş tacı etmemiz, politik bakışımızla uyumlu inançlara sıkı sıkıya yapışma güdümüzden kaynaklanır."(Kemal Sayar, Kayıp Arkadaş). Politik söylentiler bir süre sonra denetleme ihtiyacı duymadığımız inançlara dönüşür. "Söylentilere inanma eğilimimizi besleyen bir diğer etken de siyasi tarafgirliğimiz ve çıkarlarımızdır."(Kemal Sayar, Kayıp Arkadaş). Bir parti, cemaat ve örgüt taraftarı için olayın doğruluğu değil, neye hizmet ettiğidir önemli olan. Taraftar olayın doğruluğu ile değil, onun nasıl araçsallaştırılılacağı ile ilgilenir. Çünkü onun hakikati ortaya çıkarmak diye bir derdi yoktur. Onun derdi kendi ideolojisini destekleyecek söylentiyi sahiplenmek ve yaymaktır. İnsan sahip olduğu ideolojiye paralel davranış biçimleri göstermektedir. Bu yüzden sert ideolojiye sahip insanlar buna paralel davranışlar geliştirmektedir. “Çeşitli psikoloji araştırmaları bize siyasi yelpazenin en ucunda, uç sol ve sağda yer alan insanların merkezde yer alanlara göre belirsizliğe daha az tahammül gösterdiklerini söylemektedir.”(Kemal Sayar, Kayıp Arkadaş)

                Toplumsal bir yönlendirme yapabilmek için en kullanışlı yöntem söylentidir. Söylenti, yaygınlık kazandıktan sonra bizzat gerçeğin yerine geçer ve toplumsal tepkilerin kaynağını oluşturur. “Söylentiler, en uç biçimleriyle, bir tehdit algısı yaratarak saldırganlığa da sürükleyebilir. Maraş ve Çorum katliamlarında dedikodu ve söylenti toplumsal kaosu ateşlemek için güçlü bir biçimde kullanılmıştı, bugün internet maceraları vasıtasıyla dedikodunun çok daha hızlı yapılabildiğini biliyoruz.(Kayıp Arkadaş, Kemal Sayar). Ülkemiz bu tür söylenti üzerine kurulu yargılama biçimlerine sahne oldu. Şike, Ergenekon, Balyoz, 17-25 Aralık soruşturmaları, çoğunlukla uydurma deliller üzerinden yürütüldü. Bu davaların ana delilleri tapelerdi. “Tape üzerinden yapılan şey dedikodunun ta kendisi oldu ve ülkemiz siyaseti dedikodunun hükümranlığı altına girdi.”(Kemal Sayar, Kayıp Sayar.)

Söylenti ne kadar güçlü ve etkili olursa olsun gerçeğin yerine geçemez. Bu yüzden söylentiler üzerine kurulan bir söylemin uzun süreli toplumu etkilemesine imkan yoktur. Kemal Sayar’ın kitabı, Türkiye’deki siyasal tepkilerin sosyo-psikolojik temellerini, ötekilere karşı davranışı, grup dayanışmasının olayları değerlendirmedeki rolünü anlamak için çok değerli bir kaynak olma özelliğini taşıyor.

 

 

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr