• BIST 102.482
  • Altın 146,654
  • Dolar 3,5204
  • Euro 4,1865
  • İstanbul 25 °C
  • Adıyaman 30 °C
  • Ankara 20 °C

Stockholm Sendromu

Bilal AKGÜL
Kavramların günlük hayattaki kullanımları, hem zihin dünyamızın sağlıklı gelişim durumunu hem de elde edeceğimiz sonucun tutarlılığını belirlemede önem arz den bir durumdur.

           

Şaban Teoman Durali‘ye “boş zamanlarınızı nasıl değerlendirirsiniz?“ diye sorulduğunda verdiği cevap; “sözlük karıştırırım“ olmuştur. Bir kavramı sahip olduğu anlama göre kullanmak yerine, haklılığımızı ispatlamanın bir aracı olarak kullanmanın bizi daha kötü durumlara düşürebildiğini belirtmek isterim.

            Siyasi kulvarda bunun birçok örneğini görmek mümkündür.

            Stockholm Sendromu, bu yönüyle üzerinde durulması gereken bir kavram.

            Kavram, cellâdına âşık olmak olarak tanımlanır.  Selçuk Budak’ın Psikoloji

Sözlüğü’nde şöyle geçer : “ Bazen tutsakla tutsak eden, özellikle de teröristle rehin alınan kişi arasında gelişen duygusal bağ. Terim, İsveç’in Stockholm kentinde bir banka soygunu sırasında beş gün süreyle rehin alınan ve soygunculardan birisine duygusal olarak bağlanan, daha sonra da nişanlısını terk edip, tutukluluk süresi boyunca bağlandığı soyguncuyu bekleyen bir kadının öyküsünden kaynaklanmaktadır’’.

           

Profesör Nevzat Tarhan ise konuyla ilgili şunları söylemektedir:’’ Savaşta, savaş esirleri ya da aile içi şiddete maruz kalan kişilerde karşı tarafa patolojik bağlanması söz konusu olur. Saldırganıyla özdeşim kurar bu kişiler. Böyle durumda rehin alan kişiye mağdur taraf çeşitli duygular besleyip, onunla özdeşim kurar ve bu kişide bir kişilik değişimi yaşanır.’’

           

Sendrom, sadece aşk ilişkisiyle sınırlı olmadığı gibi, sadece fiilen rehin alma durumlarına has da değildir. Kısaca, baskı gören kişinin baskı uygulayana sempati geliştirmesi olarak da değerlendirilebilir. 

           

Bu sendromun gelişmesinde hayatta kalma içgüdüsünün belirleyici olduğu söylenebilir. Dış dünyadan tamamen soyutlanan kurban, ihtiyaçları için kendisine baskı yapan kişiye bağımlı olduğunu hisseder.  Baskıcının yaptığı küçük iyilikler kurbanın gözünde büyür, zamanla kurban kendisini baskıcının yerine koyup olayları onun gözünden görmeye, yaptıklarına hak vermeye başlar.

           

Kurban tarafından baskıcının şiddet eğiliminin tamamen göz ardı edilmesi sonucunda içinde bulunulan tehlike de reddedilir. Kurban, tek olumlu ilişkisinin baskıcı ile arasında olan olduğunu düşündüğü için bu ilişkiyi de kaybetmek istemez ve dolayısıyla kurbanın baskıcıdan ayrılması gitgide zorlaşır

           

Stockholm Sendromunun direk olmasa bile dolaylı olarak toplumsal, siyasal, kültürel bir karşılığının da olabileceğini düşünüyorum.

           

Bir toplum veya birey, kendisine her türlü zulmü reva gören, yeri geldiğinde kezzap suyu ile dize getirmekten çekinmeyen, tüm kutsallarına hakaret eden, şiddetin her türlüsünü uygulamakta sınır tanımayan, onları cahil gören bir yapıya meylediyor, onlara özeniyor, onlarla duygusal bir ünsiyet kuruyor; insanların fıtratını bozmayı amaç edinen bir organizeyi sahipleniyor, onları hamisi olarak kabul ediyorsa bu toplumda Stockholm Sendromunun belirtilerinin olduğu söylenebilir. 

           

Yine bir toplum soykırıma tabi tutuluyor, çoluk çocuk, yaşlı kadın demeden katlediliyor, sürgün ediliyor, toprakları elinden alınıyor, kültürel asimilasyona tabi tutuluyor, bir nesil kıyımdan geçiriliyor ve tüm bu zulümlere tabi tutulanlar, kendilerine zulmedenlere duygusal olarak bağlanıyor, onların bir dediklerini iki etmiyor, hayatlarını katillerinin ideallerini gerçekleştirmeye adıyor ise burada da Stockholm Sendromunun belirtilerinden bahsetmek mümkündür. 

           

Stockholm Sendromu, gerek bireysel gerekse toplumsal açıdan hastalıklı ruh ve düşünce halinin bir tezahürüdür. Başta da ifade ettiğimiz üzere daha çok özgürlük ortamından yoksun şartlarda gelişme zemini bulan bir problemdir.

           

Ülkeyi yönetenlerin, hem toplumsal fıtratın hem de bireylerin fıtri özelliklerinin yabancılaşmaya-yozlaşmaya uğramamasında güçlü bir özgürlük zemini yaratmalarının önemli bir etkisi olacaktır.

           

Marjinal hareketlerin oluşumunda-güçlenmesinde baskı ortamlarının, özgürlük alanlarının daraltılmasının veya belli bir düşünme-yaşam tarzının dayatılmasının etkisi açıktır.

           

Ülkelerin her alanda üretimde bulunmalarının, kalkınmalarının da anahtar kavramlarından biri hak ve özgürlük değil midir? 

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr