• BIST 109.330
  • Altın 155,894
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • İstanbul 15 °C
  • Adıyaman 12 °C
  • Ankara 11 °C

Vahiy İslam’ı mı Kültür İslam’ı mı?

Bilal AKGÜL

 Kültürün din üzerindeki etkisi, sahip olunan yaşam tarzının dinin asli özelliklerini, safiyetini ne kadar koruyabildiğini anlama açısından incelenmeye değer bir araştırma konusudur.

Yayılma süreci içinde temasa geçtiği, yüzleştiği çok değişik kültürler İslam’ın yorumu, hayata aksedilmesi açısından katkıları olmakla birlikte potansiyel riskleri de beraberinde getirmiştir. Tercüme faaliyetlerini de aynı minvalde görmek mümkündür. Özellikle Eski Yunan’dan yapılan felsefi eserlerin tercümesi bu anlamda araştırılmaya değerdir.

Böyle bir araştırma, özellikle İslam tarihindeki kırılmaları anlamak, sağlıklı teşhislerde bulunmak, içinde bulunduğumuz halden daha iyi bir hale geçmemizde ciddi katkılar sağlar kanaatindeyim. İslam’ın safiyeti, orijinalliği ilahi koruma altında olduğuna göre, üzerinde durulması gereken husus bu orijinallikten gerek birey olarak gerekse toplum olarak ne kadar nasiplenebildiğimizdir.

Burasını çok önemli buluyoruz ki, ilahi emir gereği ibadetlerimizin vazgeçilmez yakarışlarından biri “bizi dosdoğru yola ilet” kelamıdır. Bu yakarış, günlük hayatımızın her kısmında zorunlu görülüyorsa ,’yol’da, ‘dosdoğru yol’da kalmanın, vahiy üzere kalmanın taşıdığı potansiyel risklerdendir. Ya da vahye ana kaynak üzerinden, kültürün, yaşam tarzının yozlaştırıcı unsurlarını bertaraf edip, ulaşmanın önemine binaendir (Allahu a’lem)

Asrı Saadetten sonra yaşanan dönüşümlerin kültür üzerindeki ya da kültürün bu dönüşümün dinamiği üzerindeki etkisi, üzerinde durmaya çalışacağımız konunun ana eksenini oluşturmaktadır.

Asrı Saadetin son dönemlerinde yaşanan Harici-Emevi eksenli kırılmayı bu minvalde değerlendirmek mümkündür. Kur’an’ı yorumlama, Kur’an’dan hüküm çıkarma mantığı ile Haricilerin İslam dünyasında ilk ayrılık tohumlarının yeşermesine vesile olduğu söylenebilir. Samimiyetleri, niyetleri ciddi bir tartışma konusu olmamakla birlikte, Kur’an’ın anlaşılması konusunda ifrada kaçan yaklaşımlarının ilk ayrılık tohumlarının filizlenmesine neden olduğu görülüyor.

Yine aynı dönemde Muaviye ile Hz Ali arasında geçen mücadele, kalıcı bölünmelerin doğuşuna, vahiy İslam’ı ile kültür İslamı arasında günümüze kadar devam edecek bir çatışmanın ilk kıvılcımları arasında okumak mümkündür. Ya da dünyevi olanla, uhrevi olanın çatışması…

İslam Dünyasındaki bu kırılmaların anlaşılmasında Kadirüddin Ahmed’in İslam’ın Dinamizmi ve Entelektüel Atalet kitabı ile Celaleddin Vatandaş’ın Vahiyden Kültüre kitapları önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Özellikle İslam dünyasının medeniyet dinamiklerinin köklerini, arka planını anlamada bu iki kitabın farklı bir ufuk kazandırdığını söyleyebilirim.

Hz Ali döneminde vuku bulan Harici ve Emevi muhalefeti, kalıcı kırılmanın alt yapısını anlamada, muhalefetin kalkış noktasını, ayrılıkların arka planını teşhiste önemlidir.

Celaleddin Vatandaş’a göre “ bir yönleriyle takvayı hedeflemiş olan bu insanlar[Hariciler] dinde ifradın simgeleri durumuna gelmekte gecikmezler. Ancak inançlarında oldukça samimidirler. Bundan dolayı en önemli muhaliflerinden olan Hz Ali bile onları, Muaviye ve taraftarlarından daha olumlu konumda değerlendirir;” Benden sonra Havaric’le savaşmayın. Hakikati talep edip yanılan adamın hali, batılı talep edip de ona nail olanın haline benzemez.” der(1). O bu sözleri ile Haricileri hakkı talep edip yanılanların durumuna benzetirken, Muaviye ve taraftarlarını ise batılı talep edip ona erişenlere benzetir.”

Sözlerini şöyle devam ettirir:

“Havaric, gerçeği arayıp inandıkları akidelerini savunmak için savaşıyorlar, fakat yanılmışlardır. Muaviye’ye gelince o hak ve hakikati talep etmeyip, batılı talep ve batılı müdafaa ediyor ve buna da ermiştir.”

İslam dünyasının günümüzde de aynı niteliklere sahip olan (hem Harici mantık hem de Muaviye mantığı) fırkaların varlığı aşikârdır.

Konumuzla ilgisi şu: Özellikle Muaviye zihniyetinin, farklı söylem ve tezlerle günümüzde de ümmet için kendini bir alternatif olarak pazarladığını görmek içler acısı durumumuzla ilgili trajik bir görüntü oluşturuyor. Bir zamanlar Kaddafi’nin bu minvalde kendine biçtiği rolü hatırlayın.

Kendi bireysel-dünyevi arzularını-beklentilerini İslami bir ritüelle ifade etmenin literatürdeki karşılığının Muaviye’nin beklentilerinden ne farkı vardır.

 

Bir de şu: Muaviye zihniyetinin yaptığı, vahyin alternatif modeli ortada iken oluşturulan yeni sentez ile kendi kültürlerinin (eski yaşam tarzlarının) rengini model olarak sunmaktan başka bir şey değildir.

Ya da İslam’ı kabul ettikten sonra sahip oldukları yaşam tarzından-eski kültüründen vazgeçmeyip vahyi bu yaşam tarzının meşruiyetini sağlayacak bir hüviyete büründürmektir, bir yorum şekli oluşturmaktır.

****

Celaleddin Vatandaş’a göre ilk dönemlerden sonra İslam’ı kabul edenlerin (hele hele toplu olarak İslamı kabul edenlerin) kahir ekseriyetinde Müslümanların hâkim güç olmasının belirleyici olduğunu iddia eder.

O’na göre ,”İnsan psikolojik yapısı gereği genellikle güçlü olan karşı ilgi duyar. Güçlü olanın doğru ve haklı olduğu anlayışı, düşüncede yer etmiştir. Elbette ki yanlış bir düşüncedir bu”.(2)

Vatandaş’ın, Türklerin İslam’a giriş şartları ile ilgili ifadeleri dikkat çekicidir:”10 yüzyılda birliklerini kaybetmiş, güçleri zaafa uğramış olan Türkler, güçlü olanın dini olduğu için İslam’ı benimserler. Çünkü insanın güçlüye olan eğilimi ve onu haklı, doğru bulma eğilimi temel özelliklerdendir.”(3)

Resmi kaynaklar her ne kadar İslam dini ile eski Türklerin inançları arasındaki paralellikten bahsetseler bile, dönemin özel koşullarını dikkate almadan yapılacak bir yorumun eksik kalacağı ortadadır. Yine aynı şekilde koşulların, özel durumların etkin olduğu bir değişikliğin, yeni süreci bir bütün olarak sindirmeyi zorlaştıracağı, eski yaşam tarzının vahye göre yeniden dizayn edilmesinin en iyimser yaklaşımla bir süreç gerektireceği açıktır.

Vatandaş’a göre ”Türklerin eski inançlarının Müslümanlık dönemlerinde de devam ettiği ile ilgili en somut deliller 11.yüzyılda yayınlanan Kutadgu Bilig ile yüzyıllar sonra (16 yüzyıl) yazıya aktarılan Dede Korkut Hikâyeleridir… Dede Korkut Hikâyeleri, inanç karışımının somut delili durumundadır”(4)

Vatandaş’ın ifadelerine ek olarak şu hatırlatmada bulunma gereği duyuyoruz. İslam’ın ilk indiği Arabistan yarımadasında vahye aykırı olmayan unsurların, kültürel etkenlerin dışlanmadığını, bilakis Peygamber (a.s) tarafından sahiplenildiğini görüyoruz. Nitekim bugün sünnet olarak savunulan bir kısım uygulamanın, İslam’a aykırı olmayan yerel kültürel uygulamalar olduğu ifade edilir.

Devam edeceğiz inşallah.

Kaynaklar:

1) Celaleddin Vatandaş, Vahiyden Kültüre, Pınar Yayınları, Haziran 2014, sh 100

2) Celaleddin Vatandaş, Vahiyden Kültüre, Pınar Yayınları, Haziran 2014, sh 22

3) Celaleddin Vatandaş, Vahiyden Kültüre, Pınar Yayınları, Haziran 2014, sh 31

4) Celaleddin Vatandaş, Vahiyden Kültüre, Pınar Yayınları, Haziran 2014, sh 37

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr