• BIST 104.123
  • Altın 145,971
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • İstanbul 22 °C
  • Adıyaman 26 °C
  • Ankara 18 °C

Vahiy İslamı mı Kültür İslamı mı? (2)

Bilal AKGÜL

 Meselenin pratik boyutuna bakmadan şöyle bir sorunun zihinlerde canlanması mümkün: Ne yani vahyin merkeze alınmadığı bir İslam’dan bahsetmek mümkün müdür? El hak, doğru. Ama uygulamada ortaya çıkan ya da görünen boyutu ile söylersek yaşamımıza akseden İslam’ın ne kadar vahiy İslamı olduğu bir soru işareti olarak durmakta?

Günlük hayatımıza rengini veren kültürel unsurlara bakıldığında, toplumun sembolleşen uygulamalarına göz atıldığında daha rahat bir değerlendirme yapmak mümkündür.

Tabi ki, kültürel unsurların, tecrübe ile kazanılan bazı davranışların bir bütün olarak hayatın dışına çıkarılması savunulacak bir şey değildir. Nitekim Peygamber (s.a.v.)’in vahye aykırı olmayan kültürel unsurlara karşı çıkmadığını, geleneğin devam etmesinde her hangi bir beis görmediğini biliyoruz.

Sorun şu: Birincisi, yaşam tarzı haline gelen kültürün vahye zıt olan yanlarının olması ve uygulayanı dini açıdan problemli bir duruma düşürmesi. İkincisi, kültürel değerlerin uygulamada vahiyden öncelikli duruma getirilmesi.

Zamanın ihtiyaçları göz önünde bulundurularak uygulamada bazı değişikliklere (içtihatlara) gidilmesinin akabinde, şartlar, ihtiyaçlar değiştikten sonra da mevcut uygulamanın aynen devam etmesi (uygulamanın değiştirilemez görülmesi) kronik bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

İçtihadın gerekli olup olmadığından tutun tasavvufa yaklaşımımıza, felsefenin önemine kadar, birçok konuda benzer sorunların yaşanması, dönemsel uygulamaların genelleştirilmesine, kültürün kutsallaştırılmasına neden olabilmiş, arızi kararların tüm zamanlar için geçerli uygulamalar olarak görülmesine neden olmuştur.

Celaleddin Vatandaş’a göre: ” Başta Türkler olmak üzere Asya’daki birçok kavmin kitleler halinde İslam’a geçişleri ve bunların Müslüman halk arasında çoğunluk teşkil edişi, vahiy İslam’ından çok farklı bir İslam anlayış ve yaşantısının oluşmasına yol açar. Bu, kültür İslam’ının kendisidir. Bütün bunların peşi sıra doğudan Moğol, batıda Haçlı ordularınca sıkıştırılıp ezilen insanlar tam anlamıyla bir kaos ortamına itilir. Bu, siyasi ve askeri alanda olduğu kadar, inançta da açığa çıkan bir kaostur.

Önceki yüzyıllarda etkili olan ancak entelektüel seviyede kalan felsefe ve kelamın güç kaybedip, gittikçe kaybolması veya şekil değiştirmesi, İslam ulemasının ise siyasi ve askeri güçten mahrum olması Hicri 6. Yüzyılda sistemleşme aşamasını tamamlayan tasavvufa büyük imkânlar bahşeder… Özellikle halk düzeyinde gelişen tasavvuf,  7.yüzyıl ve sonrası dönemde Müslüman halkın sığınağı haline gelir.” (1)

Dönemsel yaklaşımların, yorumların elzemliliği ve sorunları çözmede sahip olduğu cevvaliyete rağmen, ortaya konulan çözümlerin zamanlar üstü bir yaklaşım olarak genelleştirilmesi, değişmez gösterilmesi, mevcut durumumuzun temel gerekçeleri arasında saymak mümkündür.

Bediüzzaman’ın yaklaşımı buna gösterilebilecek en somut örneklerden biridir. Dönemin koşulları, gerekleri, ihtiyaçları Bediüzzaman’ın metodunu geliştirmesinde (yenilemesinde) etkili olmuş, sahip olunan koşullara göre manevralar geliştirme gereği duymuştur. Zamanı okumayı merkeze alan bu yaklaşım, Eski Said Yeni Said tanımlamasının da çerçevesini-gerekçesini oluşturur. Hatta Üçüncü Said’in…

Gazali ve İbni Teymiye’nin felsefeye yaklaşımlarını da bu minvalde değerlendirmek mümkündür: ”[Gazali ve İbni Teymiye] halkın inancını karıştırdığı gerekçesi ile felsefe ve mantığın öğrenilmesini yasaklarlar. Ancak onların yasağı, gerçekte felsefe ve mantığın her şartta herkese zararlı olduğu biçiminde değildir. Yasak, halk için önem ifade ediyordu. Zira o zatlar, yasakladıkları şeyle kendileri uğraşıyor ve buna rağmen yasak fetvasını verebiliyordu. Bu itibarla içtihatta bulunma yasağı ilan edenler, içinde bulundukları şartlar ve çevrelerindeki insanların dutumu düşünüldüğünde haklı durumdaydılar. Ancak asıl yanlışlık, şartlar değişse bile hala yasakların koyu taraftarı olanlardadır ” (2)

Zamanın değiştirme özelliğini ortadan kaldıramayacağımıza göre, sabiteler dışındaki uygulamalarda zamanın ruhunu yansıtacak açılımların olması yaşanabilir bir dinin olmazsa olmazıdır.

Vahyi eksene alan İslami bir yaklaşımın hayata aksettirilmesinde kültürel şartların ve zamanın özel koşullarının etkili olduğunu söyleyebiliriz. Yunandan yapılan tercümeleri de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Kendi koşullarında yapılan tercümelerin ilmi çalışmalarda itici bir fonksiyon icra ettiği açık iken; aynı şekilde kimi ilim erbabının da vahye yaklaşımını problemli hale getirebilmiştir.

İslam dünya görüşünün referanslarının içselleştirilmesi ile ilgili eksiklik, problemli durumun nedeni olarak ileri sürülebilir. Sorun, diğer kültür havzalarından beslenirken referans-ölçüt olarak neyin alındığı sorunudur. Yunandan veya tercümelerden kaynaklanan bir sorun değildir.

Problemlerimizin aşılmasında, kendi medeniyet tarihini bilmenin, vahyi ve Peygamber (as)’ın uygulamalarımızın merkezine yerleştirmenin ciddi bir etkisi olacaktır.

 

Geri kalmamızın gerekçeleri sayılırken referanslarımızın sıralamasının belirleyici olduğu ifade edilir: Kuran, sünnet, icma ve kıyas…

 

Bu sıralama tersine döndüğünden beri vahiyle irtibatımız zayıflamış, kültürel unsurlar hayatımızda etkili olmaya başlamıştır.

 

Kaynak:

1) C. Vatandaş, Vahiyden Kültüre, Pınar Yay., Haziran 2014, sh 202-203

2) C. Vatandaş, Vahiyden Kültüre, Pınar Yay., Haziran 2014, sh 307

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr