• BIST 75.727
  • Altın 129,878
  • Dolar 3,4745
  • Euro 3,6641
  • Adıyaman 1 °C
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara -3 °C

Yılın köşe yazarı seçilen Hamza ÇELENK ile röporta

Yılın köşe yazarı seçilen Hamza ÇELENK ile röporta
2011 de Adıyaman da yılın köşe yazarı seçilen Ham
Geçen yil Adiyaman da yilin köse yazari seçilen Hamza ÇELENK ile röportaj
Hocam eskiden lise yıllarında sınıfta herkesin otuz beş veya kırk aldığı matematik dersinde doksan alan öğrenciye sorarlardı; kahvaltıda ne yiyorsun, ne içiyorsun? Geçen yıl Adıyaman’da yılın köşe yazarı seçildiniz. Bizde de liseden kalma alışkanlığımız var ya siz ne yer, ne içersiniz. Kısacası Hamza ÇELENK kimdir?
 
   - Hamza ÇELENK 1976/77 yılında doğmuş bir Adıyamanlıyım. Adıyaman’ın bir köyünde doğmuş olmama rağmen kayıtlı olduğum yer Kahta/Ortanca(Susan)’dır. Kâhtalı olmayı onurla taşıyorum. İlkokulu doğduğum Uzunpınar/Çarkezi Köyü’nde, ortaokul ve liseyi Kâhta İmam Hatip Lisesi’nde bitirdim. Ardından 1996’da İnönü Üniversitesi Sosyoloji Bölümüne kayıt yaptırıp 2000 yılında mezun oldum. İçinde eğitim sendikası ve gazeteciler cemiyetinin de olduğu üç dört sivil toplum örgütüne üyeliğim var. Şu an bir eğitim kurumunda çalışıyorum… Evliyim, iki çocuk babasıyım.
 
Guy Debord diyor ki; ‘‘Yazmayı bilmek için okumayı bilmeli, okumayı bilmek için yaşamayı bilmeli.’’ Bu bağlamda nedir sizin hayat felsefeniz, neden yazıyorsunuz? Daha doğrusu sizi yazmaya iten şey nedir ve yazmaya nasıl başladınız?
 
- Biz kitapla kalkıp kitapla oturan bir medeniyetin çocukları idik. Yani kitap bizim hayatımızın ekseni idi. Bağdat ve Kurtuba’da yüzü aşkın kütüphane vardı. İskenderiye Kütüphanesi hakeza. En küçük kasabalarda dahi kütüphane bulunuyordu. Bizim Orta Çağımız buydu. 1100/1200’lerde Hama Melik Ebu’l Fida’nın şahsi kitaplığında yetmiş bin cilt el yazması kitap bulunuyordu. Ondan dörtyüz-beşyüz yıl sonra Fransa Karalının bin el yazması kitabı olduğu için Bilge Kral diyorlardı.
 
 Biz de öyle bir dönemde okuduk ki nerede ise elinde ders kitabı dışında kitabı olmayan öğrenci ayıplanıyordu. Eğer okuma ile de haşır neşir iseniz bu sizi tam bir kitap kurdu yapıyor. Yalnız dağınık okumalardı. Seçicilik olmadığı için yer yer okuma anlamını kaybediyordu. Zira piyasada milyonlarca kitabın olduğunu düşünürsek ve bunu ömrümüzle karşılaştırırsak hakikaten seçici olmak gerekiyor. Yazmaya gelince beni rahatlatıyor. Çoğu zaman söz ile söyleyemediğimi yazı ile dile getirebiliyorum. Sokaktaki “ben” ıslık çalamazken yazıdaki “ben” bunu rahat bir şekilde yapabiliyor. Bir kavrama herkesin “acaba öyle mi demek istedi?”diyebileceği birkaç anlamı yüklemek insanı rahatlatıyor. Daha iyisi kimseye hesap verme zorunluluğu yok. Vicdanın rahatsa tamamdır. Yaşamak ise bilmiyorum. Sanırım ağır aksakta olsa yaşamaya çalışıyorum.
 
Kaç yıldır yazıyorsunuz, yazınıza başlamadan önce ön hazırlık yapıyor musunuz, yazarken nelere dikkat ediyorsunuz?
 
-Aslında kaç yıldır yazdığımı ben de bilmiyorum. Ama bundan kastınız gazetelerde düzenli yazmaksa ben kendimi hiçbir zaman gazeteci olarak görmedim. Edebiyat ise estiği zaman yazıyorum. Hocam Osman Konuk’un deyimiyle sonra mümkünse demlemeye bırakıyorum. Ondan sonra yazı kıvama geliyor. Gazetecilik ise maalesef küçük yerlerde gazetecilik hızla kirleniyor. Bu kirlenmişliğe en çok da gazeteciyim diyenler ön ayak oluyor. Birkaç kişinin iyi niyeti de kurtaramıyor gazeteciliğin mahremiyetini. Gazetecilik onurlu bir meslektir; kesinlikle rant kapısı değildir. Fakat maalesef her tür şeyin hızla siyasi dille tanımlandığı bir ortamda kirlenmede birincilik beyazın oluyor. Hırs, tahammülü de kişiliği de bitiriyor. Benim şöyle bir avantajım var: kültür, sanat, edebiyat ve sosyoloji yazıları yazıyorum. Söz konusu birincilik ise maalesef tasvip etmediğimiz bir şekilde katledilen Medine Kız’ın dilinden geridekilere yazılan bir mektuptu. Yazarken içimi yaktı ama dile getirilmesi gerekirdi.
Daha önce nerelerde yazdınız?
 
- Zannederim Çağrı ile başladım. Üniversitede iken Yolcu Ekibinden Nevzat Onmuş ve bir gurup arkadaş ile Diyalog diye bir Sosyoloji dergisi çıkardık. Bu arada Nisan dergisine de denemeler yazıyordum. Diyalogdan sonra Çığlık adlı bir edebiyat dergisinin kuruluşundan görev aldım ve yazılar yazdım. Yolcu, Gerçek, Günebakış, Mim, Kâhta Diyalog gibi dergi ve gazetelerde; Aktif Düşünce ve Kâhta Gurbet internet sitelerinde yazılarım yayımlandı. Bir kısmına hala yazmaya devam ediyorum.
 
İyi yazılar genelde yazılması zor olan yazılardır. Sizce bir yazarın topluma karşı görevleri nelerdir? Özellikle köşe yazısı yazmanın zor yönleri nelerdir?
 
- Evet, iyi yazılar yazılması zor olan yazılardır. Onun için yazdığın meselede herkesin bir açıdan baktığı şeye sen on açıdan bakabilmelisin. Aklına ilk gelen şeyin herkesin maslahat ya dabaşka amaçlarla tehir ettiği şekilde tehir etmemelisin. Son yazılması gerekeni başta yazdığında veya tam tersi olarak başta yazılması gerekeni sona sakladığında yazacakların değerini yitirir. Topluma karşı görev derken de yazarın tavrı aydın bir insanın tavrı olmalıdır. Bir şey yanlış ise toplumun tamamı yanlış yapıyorsa yanlış diye bilmelisin. Hele modern dönemin insanın ufkunu bu kadar daralttığı bir zamanda, insanı farklı kılan bir kısım şeylerin olması gerekir. Eski okuyan kesimlerin bile hızlı bir şekilde tek bakış açısı ile hayatı yorumladığını göz önüne alırsak herhalde dediklerim daha fazla anlam kazanır.
Günümüz insanı neden az yazıyor?
 
- Eğlence ve görselliğin okumanın önünü almasından beri üretemiyoruz. Üretilmeyen bir yerde kötü yazılan senaryoya aşina olduğumuzdan ya kötü yazıyoruz ya da hiç yazamıyoruz.
 
Şimdiye kadar yaşadıklarınızı bir kitapta toplamak gibi bir düşünceniz var mı?
 
 - Yaşadıklarım değil, yalnız yazdıklarım ile kitap projem var. Şartlar uygun olursa edebiyat denemeleri, şiirler, makaleler ve “İttihat ve Terakki Cemiyetinin
     Türkiye’nin Siyasi Düşüncesine Etkisi” adlı tezim olmak üzere dört kitap çalışmam hazır.
Takım değiştirir gibi sık sık duruş değiştirmek bir yazarı ne kadar etkiler?
 
   - Bence ondan önce sorgulanması gereken bir yazarın gözü kapalı bir yerde durup tarafgirlik yapmasıdır. Hak, hukuk ve adalet kavramlarının hayatımızda bir yeri varsa kimseyi ötekileştirmeden kültür zenginliğinden faydalanmanın yollarını aramalıyız. Yalnız bu soru kendisiyle şöyle bir sıkıntı da getiriyor. O da şudur: Sürekli aynı yerde durmak hayra alamet değildir. Öyle olsa değişen dünyayı idrak edemezsin. Her rüzgarda yön değiştiren adamın kendisine de başkasına da bir faydası olmaz. Düne sövmek şeklinde değil; dünü, bugünü ve yarını göz önüne alıp hem hakkın ve adaletin şahitliğini yapmanın hem de Araf’ta olmanın hazzını yaşamak gerek.
Herkesin kullandığı kelimelerle ama herkesten farklı olarak köşe yazınızı hazırlarken acaba okur ne der gibi kaygılarınız oluyor mu?
 
Eğer dürüst olmak gerekirse ben edebiyat ürünlerini özellikle deneme ve şiiri kendim için yazıyorum. Sosyolojik içerikli tahliller ise olan bir vakıadan hareketle bilimsel ahlakı da önceleyerek araştırıp kâğıda döküyorum. Onun için herkese okutmak gibi bir niyetim de zaten olamaz. Siyasetçi değilim oy kaybetme hesabını yapayım ya da bir dergahta  pir de değilim ki diyeyim müritlerim dağılır ya da alınır. Kendimce kendim olarak kendi hayatıma bir anlam katmanın hesabını yapıyorum. Hakkı ve adaleti de Arafı da seviyorum.  Ha!... bu asla okura ağzıma geleni ardı ardına dizerim değildir. Ahlaki sorumluluğumuz zaten buna el vermez.
  
             Bir de televizyon deneyiminiz vardı. Bu konuda bir şey söylemek ister misiniz?
 
 Dostlarım Abdulvahap BALLI ve Hikmet KIZIL ile beraber hazırlayıp sunduğumuz bir kültür/sohbet programı idi. Mahrem Gürültüler, adını Vahap Hocamın bir şiirinden aldık ve bu isimde karar kıldık. Herkesin okumayı ötelediği ve siyasetin okumadan daha fazla işlevsellik kazandığı bir zamanda kültürü ön plana alan bir programdı. Programda medeniyetimize dair olanı yeniden keşfedip konuşmanın zevkini yaşadık. Bağdat’ta ve Kurtuba’da yanan kitapların ızdırabını duyduk. Aliya’ ya selam ve hürmetlerimizi yolladık. İkbal ile “hodi” nediri tartıştık, Fil Dişi Kulelerinde Cemil Meriç’e misafir olduk, medreseleri irdelerken Nizamülmülk’e selam yolladık, Arabi ve Mevlana ile Mağribi ve Maşriği  arşınlamaya çalıştık, Haldun’un oğlundan Bedevi ve Hadarileri öğrendik. Şehrin ruhuna girişimiz de cabası. Yani kendimize ait olanı dile getirdik.
 Velhasıl bir sezonluk doludizgin bir sezondu. İyi okumalarımız oldu. Kültürel deşarj diye bir tabir olsa gerek, yoksa da not al söylüyorum bir kültürel deşarj yaşadık
 
      En çok hangi yazarları ya da kitapları okumayı seviyorsunuz?
 
   Yazara göre değil, konuya göre okumaya çalışıyorum. Bir yazarın tüm kitaplarını okumak büyük zaman kaybıdır. Onuniçin yazarınız Berken Esel ’in sıralamasını ben de vereyim: Mevlana, Shakespeare, Edward Said, Fazlur Rahman, Eliot, Seyyid Hüseyin Nasr, Goethe, Said Nursi, Baudelaire, Ali Şeriati, Samuel Beckett, Mutahhari, Sezai Karakoç, Albert Camus, Yaşar Kemal, Dostoyevski, Muhammed İkbal, Eflatun, Kafka, Mustafa İslamoğlu, Kant, Alev Alatlı, Cemaleddin Afgani, Rasim Özdenören, Rene Guenon, Ehmedé Xani, Mevdudi, Marks, Malik bin Nebi, Cemil Meriç, Sartre, Aliya İzzetbegoviç, Noam Chomsky, Seyyid Kutup, George Orwell, Herman Hesse, Ali Bulaç, Halil Cibran, Feqiyé Teyran, Şirazi, Elif Şafak, Taha Akyol, Altanlar, Nurettin Topçu, Mümtaz Turhan, İdris Küçükömer, Kemal Tahir. Kitap okumaya gelince, içinde kendini bulacağın sana umudu ve hayatı sevdirecek her kitap okunmalıdır.
 
Son olarak neler söylemek istersiniz?
 
Yayın hayatınızda başarılar dilerim. İnşallah gazetenizi kurarken belirttiğiniz gibi kültürü ön plana alarak yolunuza devam edersiniz.
 
Röportaj: Hüseyin TÜRKOĞLU/KÂHTA DİYALOG GAZETESİ
  • Yorumlar 7
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Kahta Beyan | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 416 725 90 91 Faks : Kahtabeyan@hotmail.com.tr